13 Kasım 2014 Perşembe

ALDATMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Üç kişilik bir ilişki olarak bilinen aldatma veya aldatılma korkusu, şüphesiz yakın ilişkilerde tarafların en büyük kabusu olmaya devam ediyor. Bu kadar çok kaygı veren bir durum da ister istemez bu olgu hakkında kulaktan kulağa yayılan mitlere ve efsanelere neden oluyor. Romanlara, filmlere, dizilere konu olan aldatma, kadın-erkek ilişkisinin başlangıcı kadar eski bir kavram... Aldatmayı işleyen filmlerin, kitapların büyük ilgi görmesi, bu konunun hayatın ne kadar içinde olduğunun da göstergesi...
İçerik olarak oldukça kapsamlı olan aldatma, çiftlere ve bireylere göre farklı şekillerde değerlendirilebiliyor. Aldatma, Kişinin var olan bir ilişki durumunda başka biriyle cinsel ilişkiye girmesi cinsel aldatma, başkasıyla duygusal yakınlık kurmaya başlaması ya da başkasına aşık olması ise duygusal aldatma olarak tanımlanıyor. Araştırmalar erkeklerin cinsel aldatmayı, kadınların ise duygusal aldatmayı seçtiğini gösteriyor.
 
ALDATMA BİR TRAFİK KAZASINA BENZİYOR...
Aldatma bir trafik kazasına benziyor. Bu kazanın oluşmasının altında yatan bir hikâye mutlaka var... Bu hikâyede aldatan kadar aldatılanın da payı var... Önemli olan bu kaza yapıldıktan sonra aldatanın da, aldatılanın da bu kazayla ilgili kişisel sorumluluklarını gözden geçirmesi ve “Neden aldattım?” veya “Neden aldatıldım?” sorularını kendilerine sorması... Her iki taraf da bu kazada kendine düşen payın muhasebesini yapmalı, daha çok bu konuya odaklanmalı... Aldatma ilişkilerde çok sık görülen bir olgu... Çünkü ilişkilerin doğasında her zaman yasak ve kışkırtıcı olgular var ve bunlar bazen çiftlere çok çekici gelebiliyor. Hatırlayın, insanların cennetten kovulması yasak elma yüzünden oldu... Tanrı insanlara her şeyi vermiş ama “Elmayı yeme” demiş. İnsanoğlu da cenneti elinin tersiyle itmiş ve bir elma için cennetten kovulmayı göze almış. İnsanın doğası ve ruhu böyle... Aldatma da böyle bir olgu...
GEÇMİŞİN TEKRARLANMA ZORLANTISI...
Aldatma ve aldatılma, çoğu zaman kişilerin ailelerinden gelen bir aktarım olgusunu taşıyor. Eğer kişinin babası aldattıysa, annesi aldattıysa o kişi de aldatabiliyor. Eğer ailede dayıda, teyzede veya yakın akrabalardan birinde bir aldatma hikâyesi varsa o kişinin hayatında da aldatma olabiliyor, buna nesiller arası aktarım adı veriliyor. Aldatanların ve aldatılanların ailelerinde böyle bir hikâye çoğu zaman karşımıza çıkıyor. Bu duruma “Geçmişin tekrarlanma zorlantısı” adı veriliyor. Yani aldatanın da, aldatılanın da içinde büyüdüğü aile ilişkilerinde veya geçmişinde “tema olarak” aldatma olgusunun olduğu bilinen bir gerçek... 
 
ALDATMA BAKICIDAN BAŞLIYOR...
Bakıcıların varlığı, çocukların aklına diğer kadın kavramını sokuyor. Annenin dışında ikinci bir kadın fikriyle yetişen kişiler, sosyal ve cinsel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için aldatmaya meyilli olabiliyor. Ayrıca annenin yokluğunu ileriki yaşlarda, uyuşturucu, seks, alkol ve para bağımlılığı şeklinde karşımıza çıkabiliyor.
BORDERLİNE VE NARSİSİSTİK KİŞİLERİN ALDATMA OLASILIĞI ÇOK DAHA YÜKSEK...
Bilinenin aksine, evlilik terapistleri, aldatmaya doğru veya yanlış, ahlaklı veya ahlaksız diye bakmıyor. Bu olguya üzerinde düşünülmesi gereken ve ders alınması zorunlu bir hikâye olarak bakıyor. Çünkü karı-koca arasında yaşanan ilişki aldatmayı meydana getirebiliyor. Kadın anne olduktan sonra kocasını ihmal edebiliyor. Erkek, eşinin doğumundan sonra onu “kutsal anne” gibi görüp cinselliği başka biriyle yaşamayı tercih edebiliyor. Çocuklukta yaşanan ihmal edilme veya aşırı derecede işgal edilme, çok fazla miktarda şiddete maruz kalma, karı-koca ilişkilerinde aldatmayı meydana getirebiliyor. Özellikle borderline ve narsisistik kişiliklerin aldatma olasılığı çok daha yüksek olabiliyor. Çünkü yakınlaşma ve ayrışma problemi olan bu kişiler, bilinçdışı olarak, aldatarak diğer kişiyle aralarında güvenli, duygusal bir mesafe yaratmaya ihtiyaç duyabiliyorlar. Aldatmak, yakınlaşma korkusunu ya da yutulma, boğulma veya terk edilme korkularını kişinin kontrol altına almasının bir yolu olabiliyor. Kişi aldatarak bir seviyede partneri ile arasındaki mesafeyi ayarlamaya çalışabiliyor. Buna bir nevi balans ayarı da deniyor.
ALDATILMA SONRASI ZOR BİR SÜREÇ...
Aldatılan kişi ilişkisini veya evliliğini bitireceği gibi devam da ettirebiliyor. Her aldatma boşanmayla bitmiyor. Unutmayın ki aldatılma ve sonrasında yaşanan sorunlar çözülebilen durumlar olarak biliniyor. Aldatmalar travma etkisi yaratsa da, bazen aldatma olayından sonra evliliklerin daha sağlıklı yürümeye başladığı, bağlılık duygusunun arttığı, sorunların bu tip bir travmadan sonra netleşip çözüm için ortak hareket edildiği yeni bir süreç başlayabiliyor. Bu dönemde aldatılan kişi, bazen utanç, bazen öfke, bazen de intikam ve aşağılanma duygusuna kapılabiliyor ve zamanla kimliğini kaybedebiliyor. Özel bir insan olduğuna dair inancı azalabiliyor ve kendine olan saygısını da yitirebiliyor. Ayrıca dünyanın güvenilmez bir yer olduğunu düşünmeye başlayabiliyor. Tehlikeli olan da bu... Çünkü sevdikleri ve hayatı paylaştıkları partner aldatırsa, bu dünyada kime ve nasıl güvenebileceklerini şaşırmaları da doğal...
ALDATILMAMAK İÇİN NE YAPMALI?
Çift ilişkisinde suçlama, yoğun eleştiri, hataların sürekli vurgulanması kişinin kendisini ilişkide dışlanmış hissetmesine neden olabiliyor. Bu da aldatma için riskli bir ortamı hazırlıyor. Ancak ilişki içerisinde koşulsuzca sevgisini verebilen ve alabilen, ihtiyaçları karşılanan, bakımlı olan, bedensel temizliğe önem veren, birbirine zaman ayıran, ilişkide güven duygusunu yaşatan ve yaşayan, açık iletişim içerisinde olan, farklılıklara saygı gösteren bir çift olunduğunda aldatılma ihtimali azalıyor. İlişkide bazı özelliklerin olması aldatılma ihtimalinizi düşürüyor, ancak hiçbir formül bu ihtimali sıfırlayamıyor. Çünkü aldatmanın yalnızca üçte birlik kısmı çift ilişkisinin dinamiklerinden kaynaklanıyor. Geri kalan faktörler ise daha çok bireysel ve nesiller arası nedenlerle yaşanıyor.
ALDATILMAK YOLUN SONU DEĞİL!

Aldatılanda öfke, yas süreci, üzüntü, sıkıntı, uykusuzluk, onur ve gurur yaralanması, tedirginlik, özgüven sarsılması ve depresyon dönemi başlıyor. Bu nedenle bu dönemde bir evlilik terapistine başvurulması gerekiyor. Çünkü kurulu bir düzeni yıkmak zor ve aldatılan kişinin partneriyle bir araya gelerek sadece karşı taraftan değil kendisinden kaynaklanan sorunları çözmek için de adım atması önem taşıyor. Eşin sadakatsizliğinde evliliği hemen bitirmek yerine, Eşim beni sevmediği için mi yoksa insani bir zaaftan dolayı mı aldattı? sorusuna bir evlilik terapistinin nezaretinde yanıt aramak ve kar-zarar analizi yapmak doğru bir yol gibi görünüyor. Çünkü sevgiyi, güveni ve saygıyı artırıcı çözümler bulmak o kadar da zor değil... Evlilik terapisi sürecini yaşayan çiftler evliliklerini yeniden yapılandırabiliyor ve tekrar eski mutlu günlerine dönebiliyor.

11 Kasım 2014 Salı

GEÇ BOŞALMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Yoğun stres, gerginlik, mükemmeliyetçi kişilik yapısı, suçluluk ve günahkarlık duygusu, bilinçli ve bilinçdışı düşünceler boşalmayı etkileyebiliyor ve geciktirebiliyor. Erkeğin sürekli ya da yineleyici bir biçimde, yoğunluğu ve süresi yeterli bir cinsel birleşme sırasında boşalamaması, ancak ilişki sırasında ya da sonrasında yapılan oral seksle veya mastürbasyonla boşalabilmesi durumuna boşalma yetmezliği veya geç boşalma adı veriliyor. Sürekli geç boşalan erkeklerin genellikle sertleşme kusuru veya cinsel isteksizlik problemleri olmuyor. Dolayısıyla problem direkt olarak sertleşme sorunu ile alakalı değil...
TİPLERİ...
Geç boşalma; boşalmanın hiç olmaması (mastürbasyon, uyku ve cinsel birleşme sırasında), kısmen boşalmanın oluşması (mastürbasyonda oluşan ancak cinsel birleşme sırasında oluşmayan) ya da oldukça uzun süren bir uyarılma sonunda oluşan boşalma biçiminde gösterebiliyor. Erkeklerin katı dini inançları ve cinsel mitler nedeniyle mastürbasyon yaparak boşalmaması uykuda boşalmalarına yol açabiliyor. Ancak zamanla cinselliğe karşı sergilenen katı tutumlar bilinçdışı bir ketlenmeyi de beraberinde getirerek uykuda bile boşalmama durumunu ortaya çıkartabiliyor. Geç boşalmanın bir türü olan bu durum çok nadir görülen cinsel işlev bozukluklarından biri...
NEDEN OLUYOR?
Erkeklerde orgazm bozukluğu sınıflamasında yer alan bu durum genellikle katı dini kurallara bağlı, kadınlara karşı cinsel isteksizlik duyan, cinsel travma geçmişi olan, aşırı kontrollü, kendini cinselliğe bırakmakta güçlük çeken, anneden ayrılamayan ve bu nedenle de diğer kadınlara bağlanmakta güçlük çeken, acı veren, cezalandırıcı ve partneri üzerinde kontrolü elinde tutan eşi olan, gebe bırakma korkusu olan ve partnerine düşmanlık duyguları yaşayan erkeklerde görülen bir bozukluk olarak karşımıza çıkıyor. Bazı ilaçların kullanımı (antidepresanlar ve tiyoridazin gibi nöroleptikler) boşalmayı geciktirebiliyor. Ayrıca erkeklerin cinsel ilişkiyi bütün gece sürdürmesi ve iki tarafın birlikte orgazm olması gerektiği şeklindeki cinsel mitler (hurafeler) veya tüm kadınlara yetebilme düşünceleri geç boşalmaya neden olabiliyor. Prostata yönelik ameliyatlar, Parkinson hastalığı, aşırı alkol alımı ya da kan şekerinin yüksekliği ve bazı ilaçlar da bu soruna yol açabiliyor. Ayrıca kadınlara duyulan kızgınlık, kadınların fahişe olduğuna dair yanlış inanışlar ve takıntılar, annesi tarafından terk edilme veya  aldatılma durumları da geç boşalmaya nedenleri arasında sayılabiliyor.
TEDAVİSİ MÜMKÜN...
Geç boşalmanın tedavisi diğer cinsel işlev bozukluklarına göre daha karmaşık, daha uzun süreli ve başarı oranı daha düşük olabiliyor. Bu nedenle cinsel terapinin deneyimli ve daha önce bu tür vakalar almış bir cinsel terapist tarafından yürütülmesi gerekiyor. Ayrıca tedavi için, erkeğin birlikte düzenli bir cinsel yaşam sürdürebileceği bir partnerinin olması çoğu zaman zorunlu... Tedavi sürecinde (1) erkeğin kendi duygularına ve sevişmenin verdiği hazza odaklanarak boşalmayı bir hedef olmaktan çıkartması, (2) kontrolü kaybetmekten korkmaması, (3) ön sevişme döneminde erotizmi arttırması, (4) partnerini mutlu etmeye çalışma takıntısını bir kenara bırakması, (5) gevşeyip rahatlatması önem taşıyor. (6) Ardından partnerinin yanında mastürbasyon yapması ve bunu bir oyun gibi eğlenceli hale getirmesi, bir sonraki sefer mastürbasyon sırasında partnerinden biraz yardım alması, daha sonra partnerinin vajinasının içine boşalmayı denemesi gerekiyor. (7) Bu arada partnerine cinsel fantezilerinden bahsetmesi ve güçlü erotik cümleler kurması daha uyarıcı olabiliyor. Ayrıca (8) cinsel ilişki sırasında boşalmayı takıntı haline getirmemesi, boşalmaya odaklanmak yerine sevişmenin her anından zevk almaya çalışması boşalmayı kolaylaştırabiliyor. (9) Tedavide vajina dışına boşalmayı azaltılma, performansı etkileyecek endişeyi giderme, penise dokunulması ile ortaya çıkan hazza odaklanma, bebe yağı ile masaj yapma (partner yardımıyla), süper stimülasyon (ilişkiden 5-10 dakika önce), basınçlı su ile uyarı yapma, penisin ön yüzeyine vibratör kullanma (partner yardımıyla, ilişkiden 5-10 dakika önce), köprü manevrası (boşalma anına yaklaşana kadar mastürbasyonla uyarılmanın ardından vajinaya boşalma), prostatik masaj yapma (partner yardımıyla, ilişkiden 5-10 dakika önce) ve alkol alımının yasaklanması gibi yöntemler ve bazı ilaçlar kullanılabiliyor.
 
HURAFELER...
YANLIŞ: "Geç boşalan erkek kadına daha fazla zevk verir."
DOĞRU: Sanılanın aksine geç boşalan erkeklerde süre uzadığı için kadının uyarılmalarında azalma olabiliyor, zamanla kuruma ve ağrı meydana gelebiliyor, bu nedenle çok geç boşalma kadınların tercih ettiği bir boşalım şekli değil... Bilakis kadınlar süreden ziyade hazların yoğun yaşandığı, duyulara ve ruha hitap eden, klitoral uyarımların kaliteli olduğu bir cinsellikle doyuma daha çabuk ulaşıyor. Sadece penisine ve boşalma süresine odaklanmış bir cinsel birliktelik karşısında, zaman ilerledikçe dikkat, hazdan kayıp boşalmaya kayabiliyor. Bu durumda kadın sıkılabiliyor, erkeğin boşalımının uzaması durumunda cinsellikten kopabiliyor ve cinsellik çekilmez bir hal alabiliyor. Bundan dolayı boşalımda süreden ziyade kalite ve dokunuşlar daha önemli...
YANLIŞ: "Geç boşalma iyi erkekliğin bir göstergesidir."

DOĞRU: Geç boşalma erkekliğin göstergesinden ziyade bir cinsel işlev bozukluğu olarak biliniyor ve tedavi edilmesi gerekiyor. Geç boşalma, erkeğin cinsel etkinlikler sırasında hiç boşalamaması veya geç boşalması durumu... Günlük hayatlarında oldukça kontrollü yaşamaya çalışan ve geç boşalan erkek, tedavi sürecine girmediğinde hem kendine hem de partnerinde travmatik etkiler ortaya çıkabiliyor. Bunun sonucunda her iki tarafta cinsel istek ve yakınlaşma ile ilgili sorunlar yaşanabiliyor.

6 Kasım 2014 Perşembe

YORGUNKEN SEKS YAPMA

Erkeklerin gelecek kaygıları, kadınların eğitim, kariyer, evlilik ve çocuklarla ilgili yükleri çoğu zaman onlara ağır geliyor ve daha yorgun hissetmelerine yol açıyor. Erkekler yorgunken özellikle hızlı seksi tercih ederken, kadınlar ise yorgunluğu bahane ederek kısa ve hızlı bir sevişmedense uyumayı tercih ediyor. Bu nedenle yorgunluğun hem erkek hem de kadın için anlamını keşfetmek ve ortak bir tanımlama yapmak önem taşıyor. Ancak yorgunluk için genel bir tanımlama yapmak oldukça zor... Genel güçsüzlük, çabuk yorulma, konsantrasyon güçlüğü, normal aktivite sırasında ya da sonrasında tükenmişlik hissi, aktiviteye başlamak için yeterli enerji olmadığı hissi olarak ifade edilen yorgunluğun birçok sebebi olabiliyor. Başta cinsel yaşam olmak üzere, iş performansını, aile yaşamını ve sosyal ilişkileri olumsuz etkileyen yorgunluğun nedenlerini ve yorgunlukla başa çıkma yollarını çok iyi bilmek gerekiyor. Yorgunluğun en sık nedenleri arasında aşırı egzersiz yapma, uyku bozuklukları, beslenme yetersizlikleri, kondisyon eksikliği, üst solunum yolu enfeksiyonları, kansızlık, tiroit ve akciğer hastalıkları, ilaçlar (sakinleştiriciler, depresyon, alerji ve tansiyon ilaçları, kas gevşeticiler ve pek çok antibiyotik) viral hastalıklar, kanser ve depresyon yer alıyor. Altı aydan uzun sürmesi halinde kronik yorgunluktan bahsediliyor.
SEKS İHTİYACI ZAMANA VE KOŞULLARA GÖRE DEĞİŞEBİLİYOR...
Uzun ve yorucu bir iş gününden sonra birçok çiftin yapmak isteyeceği tek şey eve gelip koltuğa uzanıp televizyonu açmak oluyor. Bunun da tek bir anlamı var; "Bugün sevişmek istemiyorum, yorgunum!" Yorgun olmak çifti sadece cinsellikten değil genel olarak her şeyden uzaklaştırıyor. Oysa yorgunluk durumunda her çiftin seks ihtiyacı zamana ve koşullara göre değişebiliyor. Zor koşullarda çiftler seks yapma rutinlerini değiştirerek ve farklı şeyler deneyerek, daha renkli ve tutkulu bir ilişkiye sahip olabiliyor. Birbirlerini fazla zamanla ödüllendirdiklerinde sadece fiziksel değil, duygusal seksin de tadına varabiliyorlar. Böylece çift hem birbirini daha yakın hissedebiliyor hem de birbirlerini ne kadar sevdiklerini gösterme şansını elde edebiliyor. Seks yaparken sadece fiziksel hazzı değil, duygusal hazzı da düşünmek gerekiyor. Çünkü her ne kadar aksi düşünülse de, insanlar sadece fiziksel zevkler için seks yapmıyor. Bazen sadece sevildiklerini, arzulandıklarını, değerli olduklarını ve bir başkasının onlara değer verdiğini hissetmek için insanlar partnerleriyle sevişmek, bazen de sadece boşalıp rahatlayabilmek için seks istiyor.

YORGUN ÇİFTLER İÇİN SEKS ÖNERİLERİ...
Yorgunluğun çiftler üzerinde yıpratıcı bir etkisi olduğu tartışılmaz... Çünkü yorgunluk cinsel hayatı zora sokabiliyor ve tüm günü yorgun geçiren çiftlerin "Seks yaparak eğlenmeye halimiz kalmıyor!" veya "Bugün seks yapmak için çok yorgun hissediyorum?" yakınmaları, onların birbirlerinden uzaklaşmalarına zemin hazırlayabiliyor. Oysa hem yorgunluğu giderecek hem de seks için vücudu ateşleyecek bir takım uygulamalar ile bu sorun ortadan kaldırılabiliyor. Hızlı hareket etmek çoğu zaman enerji gerektiriyor. Bu nedenle yorgun olunduğunda ağır çekim bir gece geçirmek, güzel bir meditasyon duşu almak, sonrasında nefes ve gevşeme egzersizleri yapmak, ardından erotik masaj ile günün yorgunluğunu almak, yavaşça dokunurken daha yoğun hisler yaşamak, ufak öpücükler kondurmak, daha şehvetli dokunmaya özen göstermek mümkün... Hatta yavaş çekim hareketlerle sevişirken tamamen durarak kısa aralıklar vermek ve normalde gözden kaçan birçok ayrıntı keşfetmek keyifli olabiliyor.

RAHAT POZİSYONLAR TERCİH EDİN...
Çift ne kadar yorgun olursa olsun, seks yaparak dinlenebiliyor ve hormonlarının varlığını hatırlayabiliyor. Çünkü partnerle birlikte zaman geçirmek, sarılmak ve okşamak, yorucu olmayan pozisyonları denemek, erotik masaj yapmak çok güzel bir deneyim olabiliyor. Çifti yormayan ve zorluk derecesi düşük olan birçok seks pozisyonu var... Yorgunken (1) çiftin yan yana uzanabileceği kaşık pozisyonunu, (2) kadının yatakta uzandığı, erkeğin yatağın kenarında ayakta durduğu pozisyonu, (3) klasik misyoner pozisyonunu (erkek üstteyken ellerinden değil, dirseklerini yatağa dayamak yoluyla) veya (4) binici pozisyonunu (kadın bacaklarından destek almak yerine yatağın başına tutunarak hareket kuvvetini oradan alabilir ve sadece vajina kaslarını sıkıp bırakabilir) tercih etmek önem taşıyor.

BRONZ SEKSİ DENEYİN…

Seks yapmak; rahatlamış ve gevşemiş bir halde, sevişmenin ve dokunmanın verdiği hazza odaklanarak, haz alıp haz verebilme, ruhu ve bedeni paylaşabilme, ne olursa olsun bir şekilde boşalabilme bilim ve sanatı olarak tarif ediyoruz. Çiftler bu sanatı icra ederken altın, gümüş ve bronz olmak üzere üç tür seks deneyimi yaşayabiliyor. “Altın seks” adını verdiğimiz kaliteli seks ortalama iki saat sürüyor. Daha çok yaşanan ve “gümüş seks” adını verdiğimiz normal seks ortalama otuz dakika sürüyor.  Daha nadir yaşanan ve “bronz seks” adını verdiğimiz hızlı seks ise ortalama üç beş dakika sürüyor, ışık hızında ve çabucak... Kadının erkeği reddetmek yerine onun tatmini sağlamasına izin verdiği ve daha çok erkeğin boşalıp rahatlamasını hedef alan bronz seks, erkeğin adrenalinin tepeye vurmasını sağlıyor. Çiftlerin seks repertuarlarına erkeklerin fiziksel (boşalma ve rahatlama) kadınların ise duygusal (sevdikleri erkek tarafından arzulanma ve onu tatmin etmenin keyfi) tatminlerinin ön planda olduğu bronz seks deneyimlerini eklemeleri, hem yorgunken çok özel deneyimler yaşanması hem de yakın ilişkilerde tutkunun devam etmesi için işe yarayabiliyor. Kadın bazen seks yaparken tam havaya giremeyebiliyor, orgazm taklidi yapmak yerine, samimi ve dürüstçe “Haydi bronz seks yapalım!” diyebiliyor. Böylece hem eşini yarı yolda bırakmıyor hem tahrik olma konusunda endişelenmesine gerek kalmıyor hem de bir açıklama yapmak zorunda olmuyor. Bu aynı zamanda kadının erkeğe bir moral hediyesi oluyor, onu ne kadar çok sevdiğini hissettiriyor. Ayrıca çoğu zaman erkeğin kadına sarılması, onu arzulaması ve onunla tatmin olması kadına yetebiliyor. Seks yapma havasında olmasa bile, eşini baştan çıkarabileceğini düşünmek kadına zevk verebiliyor. Hatta bazen çift bronz sekse başlıyor ve zamanla kadın havaya girerek tahrik olabiliyor ve çift gümüş sekse geçiş yapabiliyor. Bronz sekse başlayan bir kadın gerçekten havasında olup olmadığını da anlayabiliyor. Erkek, kadını sevgi ve değer verme yönünden desteklendiğini hissettirirse, daha çok gümüş seks ve ara sıra da altın seks deneyimi yaşatacağını vaat ederse, kadın bronz seks fikrine daha açık olabiliyor.

3 Kasım 2014 Pazartesi

KADINA ŞİDDET BİR İNSANLIK SUÇUDUR

Ankara Keçiören'de yaşanan olayda kız arkadaşının kendisini aldattığını iddia eden genç, arkadaşlarıyla birlikte kız arkadaşı ve ablasını hem dövüyor hem de o anları cep telefonuyla çekip sosyal medya hesabından paylaşıyor. Bir parkta kaydedilen görüntülerde genç, kız arkadaşına sürekli “Özür dile, yüzünü göster” diye bağırarak tokat atıyor. Videoda gencin “Kızlara vurulmaz diyorlar ama aldatırsa, hele ben rezil olursam böyle vururum” deyip tokat atması ve “Bu videoda da diyorum kızlara vurulmaz, şiddet diye bir şey yok... Var abi” sözleri dikkat çekiyor. Videodaki bir diğer önemli ayrıntı ise gencin “Eskilerine bakılırsa sen çok iyisin. Daha dövmedim. Haşat olman lazımdı senin” sözleri...
İNSAN HAKKI İHLALİ...

Kadına yönelik şiddet bütün dünyada en yaygın insan hakkı ihlalleri arasında yer alıyor. Ülkemizde her 3 kadından 1’i evde kocasının ya da sevgilisinin fiziksel şiddetine maruz kalıyor. Şiddetin kaynağında daha çok toplumun her yanında izlerini görebileceğimiz erkek egemenliği, cehalet ve toplumun şiddet konusundaki ikiyüzlülüğü yatıyor. Erkeklerin egemenliklerini tehdit altında görmeleri ya da bu egemenliği güçlendirmek istemeleri şiddet davranışına yol açabiliyor. Daha çok erkekler tarafından evde uygulanan şiddet, çocuklara fiziksel yaralanmalar, aşırı korku, yetersizlik duygusu, özgüven eksikliği gibi bir çok zarar verebiliyor. Bu zararları yaşayan bir çocuk yetişkinliğinde travmasını tekrar edebiliyor ve tanık olduğu veya bir parçası olduğu şiddet eylemlerini tekrarlıyor. Çünkü “şiddeti uygulayan zalim”, şiddete maruz kalan kurban” ve “şiddeti seyreden kurban” rolleri çocukluk travmalarının özünü oluşturuyor ve yetişkinlikte bu rollerden birini tekrar etmeye kişiyi zorluyor. Şiddet normalleştiriliyor ve bazen şiddet uygulayan (döven erkek), bazen şiddete maruz kalan (dayak yiyen kız) bazen de seyirci (şiddeti çekip yayınlayan ve seyredenler) olarak yetişkinlikte bu roller tekrar ediliyor. Yani aşağılanan aşağılıyor, dövmek çok yanlış bir algıyla sahiplenme veya bir sevilme ifadesi olarak algılanabiliyor bir şekilde… Videoya baktığımızda, dayak atanlar da dayak yiyenlerde şiddeti hak görüyorlar ve kabulleniyorlar. Bu bir kültür meselesi… Kadına yönelik şiddeti insan hakları ihlali olarak görmek ve nedeni her ne olursa olsun, şiddetin ağır bir şekilde yasal olarak cezalandırılması gerekiyor. Çünkü kadınlara yönelik şiddet, Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmanın önündeki en büyük engellerin başında geliyor. Kadına uygulanan şiddetle birden fazla koldan mücadele etmek ve mahrem bir mesele olarak görmemek ve çok çaba sarf etmek önem taşıyor. Ancak yasaların uygulanmasında sıkıntılı alanlar var… Gençleri, öğretmenleri, sosyal hizmet çalışanlarını, avukatları, polisleri eğitmek gerekiyor.

30 Ekim 2014 Perşembe

ERKEN BOŞALMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, çok az bir uyarılmayla ve kişinin istemesinden önce, vajinaya girme öncesi, girer girmez ya da hemen sonra boşalma olması erken boşalma olarak tanımlanmaktadır. Erken boşalmanın en iyi profesyonel tanımı, cinsel ilişkilerinin çoğunda erkeğin ne zaman boşalacağı üzerinde gönüllü, bilinçli kontrolünün olmamasıdır. Önemli olan boşalma refleksi üzerinde istemli denetimin olmaması ve yüksek uyarılma düzeylerine, refleks olarak boşalmanın ortaya çıkmadan dayanılamamasıdır. Yani erken boşalmada önemli olan süre değil, boşalma refleksi üzerinde dolaylı olarak istemli bir denetimin olup olmamasıdır. Denetimsizliği tanımlamada “erken” sözcüğü uygun olmadığından “erken boşalma” yerine “denetimsiz boşalma” ya da “istemsiz boşalma” terimlerinin kullanılması daha uygun olacaktır.
Normal koşullarda uyarıldıktan sonra yaşanması gereken ve çiftin bir süre ilişkide kalması dönemi olan plato erken boşalan erkeklerde ya çok azdır ya da mevcut değildir. Yani gönüllü uzatma veya erteleme noktası mevcut değildir. Bu durumu hastalar aşağıdaki gibi ifade edebilirler: “Giremeden veya birkaç kez gidip geldikten sonra hemen boşalıyorum.” “O an geldiğinde kendimi kontrol edemiyorum.” “Kendimi yetersiz ve değersiz hissediyorum.” “Utanmaktan ve özür dilemekten sıkıldım.” “Her seferinde korktuğum başıma geliyor.” “Hemen girsem, dışarıya boşalmasam istiyorum.” “Her şey çok hızlı gelişiyor, kendimi kontrol edemiyorum.” “Artık bezdim ve yoruldum.”
Erken boşalma tanı kriterlerim şunlardır: (1) Penis vajina birlikteliğinin 7 dakika ve üstünde sürdürülememesi. (2) Yaşanan seksüel aktivitelerde bayan partnerin tatmin olmaması. (3) O an geldiğinde erkeğin kendini tutmak istemesine rağmen denetimsiz ve istemsiz bir şekilde boşalma refleksi üzerinde dolaylı bir kontrolünün olmaması. (4) Yenileyici ve tekrarlayıcı bir biçimde her cinsel ilişkide denetimsiz boşalmanın gerçekleşmesi. (5) Haftada 1 veya 2 cinsel birleşmeden oluşan düzenli bir cinsel hayata rağmen yukarıdaki sorunların 6. aydan sonra da devam ediyor olması.
Erkeklerin 3 büyük korkusu vardır. Bunlar;  (1) ya penisim sertleşmezse”, (2) ya önsevişme sırasında vajina içine girmeden penisim inerse” ve (3) ya partnerim boşalmadan erken boşalırsam” şeklindedir. Ancak ön sevişmeyi boşalmadan uzun süre sürdürebilen bir erkek, vajinal ilişkiyi de o kadar süre devam ettirebilir. Ayrıca konuşma, araba kullanma, yemek yeme gibi günlük davranışlar cinsel yaşamla çok yakından ilgilidir. Bir cinsel terapist olarak ortak rahatsızlıkları olan insanların ortak özellikler sergilediklerini gözlemledim. Mesela erken boşalıp da yavaş araba kullanan ya da yemeğini yavaş yiyen bir erkek görmedim. Bunlar son derece ciddi ve yaygın meseleler. Örneğin genellikle geçmiş cinsel travma öyküleri olan erken boşalan erkekler; boşalma için aceleci olurlar, geçmiş cinsel performanslarından utanç duyarlar, partnerlerinin yaşanan cinsellikten haz almadığı endişesi içindedirler, duyulara ve dokunmanın verdiği hazza odaklanamazlar, cinsel açıdan deneyimsizdirler ve cinsel açıdan kendilerine güvenmezler ve cesaretleri eksiktir.
Erken boşalan erkeklerin ortak özellikleri vardır. Bunlar; hızlı yemek yerler, hızlı araba kullanırlar, hızlı konuşurlar, her konuda aceleci ve sabırsız davranırlar, çabuk sinirlenirler, stresli ve gergindirler, kontrolsüz davranışları vardır, ya çok çabuk güvenirler ya da güven duymada zorlanırlar, kaygılı ruh halleri vardır, çocukluklarında babalarıyla sorunları vardır, çocukluklarında yataklarını ıslatmışlardır, genellikle eğitim düzeyleri yüksektir, A tipi kişilik yapısına sahiptirler. Yani rekabetçi, sosyal alanda ve mesleğinde hırslı, sabırsız, aynı anda birkaç iş yapmayı seven, insanlara ve olaylara çabuk sinirlenen, onaylanmayı bekleyen, sorunlu bir dinlenme tarzı olan, daima telaşlı, vb. özellikleri vardır. Eğer erkek bu özelliklerini kontrol edemezse yatakta boşalmasını kontrol etmesi de çok zordur. Çünkü erken boşalma erkeğin hayata karşı bir duruşu, varoluş şekli de olabilir.

21 Ekim 2014 Salı

TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE ÇİFTLERE ÖNERİLER

Yapılan araştırmalara göre ülkemizde 1,5 milyon çift çocuk sahibi olma sıkıntısı yaşıyor. Bu sıkıntıyı aşmak için, kadın ve erkeğe ait üreme hücrelerinin vücut dışı koşullarda döllenme işlemine TÜP BEBEK adı veriliyor. Tüp bebek tedavisinde önce çeşitli ilaçlarla kadının yumurtalıklarının uyarılması sağlanıyor. Yumurtalıkların uyarılmasının amacı, cenin oluşturmaya aday çok sayıda yumurta elde etmek...  Daha sonra elde edilen erkek ve kadın üreme hücreleri vücut sıcaklığındaki uygun bir ortamda 48 saat bekletiliyor. Bu sürede elde edilen yumurtaların yaklaşık yarısında döllenme oluşuyor. Bu döllenmiş yumurtalar embriyo yani cenin olarak adlandırılıyor, bu cenin rahim içerisine rahim ağzından ince bir katater ile yerleştiriliyor ve buna cenin transferi adı veriliyor. Bu işlemler sonucunda kadınların yaklaşık % 50'sinde gebelik oluşuyor. Ancak bu gebeliklerin bir kısmı düşük ile sonlanıyor. Tedaviye giren çiftlerin uygulama başına yaklaşık % 40'ında başarı elde ediliyor. Bu oran birçok uygulama sonucu % 70 - 80'lere çıkabiliyor. Geri kalan % 20 - 30'luk grup ise modern tıbbın bütün olanaklarına rağmen günümüzde çocuk sahibi olamıyor.
KADINLARA ÖNERİLER...
Tüp bebek tedavisinde kadınların yalnız olmadıklarını bilmeleri ve eşlerinden destek almaları önem taşıyor. Bunun için kadınların tedavi süreçlerini ve bu sürçte yaşadıklarını, duygularını, korkularını, endişelerini eşlerine anlatmaları ve tedavinin sorumluluğunu tek başlarına üstlenmemeleri gerekiyor. Kadınlar eşlerini üzmemek için konuşmadıklarında, hassas konuları açmaktan çekindiklerinde, zamanla aralarındaki mesafe açılabiliyor ve asıl o zaman ilişkileri kırılganlaşabiliyor. Bu nedenle kadınların suçlayıcı olmadan kendilerini ifade etmeleri, onları rahatlatıyor, eşlerinin de kendilerini ifade etmeleri için kolaylık sağlayabiliyor.
ERKEKLERE ÖNERİLER...
Erkekler tüp bebek meselesini konuşmamayı, içlerinde yaşamayı tercih ediyor. Hatta erkeğin çocuk sahibi olamaması iktidarsızlık olarak algılanıyor ve bu nedenle erkekler çoğu zaman problemi eşlerinden kaynaklanıyormuş gibi gösterme eğiliminde oluyor. Erkekler içe dönük oluyor, sigara veya alkol kullanımlarını artırıyor, evden uzaklaşma dahi yaşayabiliyor. Kadının her söylediğini suçlayıcı bir yorum olarak algılayabiliyor, öfke kusuyor, kendilerini kusurlu ve özürlü olarak algılayabiliyor. Çevresel ve ailevi faktörlerden daha az etkileniyor, en azından dışarıya karşı öyle bir tavır alıyor. Çünkü tüp bebek tedavisi sırasında neredeyse tüm işlemler kadına uygulanıyor. Tabi tedavide uygulanan protokollere göre değişiklikler olabiliyor ve erkekler üzerinde de bir takım tedaviler uygulanabiliyor ama kadınlar daha çok zahmete giriyor. Sonuçta eşlerinin hayatındaki zorluklar erkeklerin de hayatında etkili oluyor. Kadınlar tedavi süreçlerinde bir takım testlerden geçiyor, ilaçlar alıyor, iğneler vurduruyor. Bu ilaçlar ve iğneler hormonları direkt etkilediğinden, kadınlarda gözle görülür şekilde değişiklikler olabiliyor. Hormonlar değişiyor, kadınların psikolojileri bozuluyor. Çünkü birkaç ay boyunca her gün iğne olmak, hormon ilaçlarını almak hiç kolay değil... Bu nedenler zor bir süreç olan tüp bebek tedavisi sırasında erkeklerin mutlaka eşlerinin yanında olması, onları dinlemesi, anlaması, duygularını ifade etmelerine olanak tanıması, daha çok dokunması ve hep destekleyici olmaları gerekiyor. Çünkü kadınlar çeşitli zorluklara baş etmeye çalışırken gergin, stresli, huysuz, aksi, birçok şeyden bunalan bir insan haline gelebiliyor. Bu nedenle erkekler eşlerinin duygularını göstermelerine, ağlamalarına ya da kendilerini ifade etmelerine izin vermeli... Ve bu arada kendi duygularını yoklamalı, ifade etmeyi denemeli... Duyguları göstermek erkekler için zayıflık demek değil... Bazen çiftten birisinin sağlam durması, diğerine yardımcı olması gerekebiliyor, fakat sonrasında üzüntünün ifade edilmesi her iki tarafa da gerçekten iyi geliyor ve çifti birbirine daha çok yakınlaştırıyor.
ÇİFTLERE ORTAK ÖNERİLER...
Çocuk sahibi olamayan çiftler çeşitli psikolojik sıkıntılar yaşayabiliyor. Öncelikle birbirlerini suçluyorlar, suçluluk, öfke ve kızgınlık, kaygı, korku, umutsuzluk, değersizlik, eksiklik ve yetersizlik duygularıyla kıvranıyorlar, gerginleşiyorlar, depresyona giriyorlar, ağlama isteği duyuyorlar ve ağlama nöbetlerine giriyorlar, sorunu inkâr yoluna gidiyorlar, başka doktorlara müracaat ediyorlar, yakın çevredekilerin görüşlerine başvuruyorlar, sorunun kadına ait olduğunu düşünüyorlar, ilk başlarda kulaktan dolma ve çoğu zaman da yanlış bilgilerden oluşan bazı uygulamalar yapıyorlar ve bazen ayrılıyorlar. Bu nedenle çiftin tedavi sürecinde birbirlerine nelerde zorlandıklarını, nelerin onları rahatlatabileceğini sormaları önem taşıyor. Her ikisine de iyi gelecek, birlikte keyif alabilecekleri şeyleri yapmayı ihmal etmemeleri gerekiyor. Mesela cinsellik, tedavi süreçlerinden doğal olarak etkilenebiliyor, fakat bu aynı zamanda ilişkinin temel taşlarından biri... Bu nedenle çiftin tedavi süreçleri dolayısıyla kesintiye uğrayan cinselliğe önem vermeleri, birbirlerini zevke getirmenin, keyiflendirmenin ve yakınlıklarını korumanın çeşitli yollarını bulmaları gerekiyor. Ayrıca tedavi süreçlerinde artan stresten dolayı zaman zaman olumsuzluklar yaşanabiliyor, iletişim hataları yapılabiliyor, bazen kavga da edilebiliyor ama önemli olan olumsuzluklara takılıp kalmamak, gerekirse sorunları aşmak ve mutlu evliliğin sırlarını keşfetmek için bir terapistten yardım almak gerekiyor...
MUTLU EVLİLİĞİN SIRLARI...
Çiftler evlendikleri andan itibaren istedikleri anda çocuk sahibi olabileceklerini düşünüyorlar. Halbuki günümüzde her 100 çiften 15’i istediği zaman anne baba olma yetisine sahip değil... Çiftler bunu fark ettiklerinde sadece tedavi sürecine girmiyorlar, aşmaları gereken psikolojik bir sürece de giriyorlar. Bu süreci kadın ve erkek farklı duygularla ve farklı tepkilerle yaşıyor, evlilik ilişkileri yara alıyor. Genellikle teşhis konulduktan sonra çocuk sahibi olamamayla ilgili olarak, öfke nöbetleri, endişe, korku, kaygı, suçluluk gibi duygular yaşanabiliyor, doğurganlık yetisinin olmaması başarısızlık olarak algılanabiliyor, "Neden ben?", "Herkes gebe kalıyor, ben niye kalamıyorum?" gibi düşünceler akla gelebiliyor ve "Doktor yanlış teşhis koydu!", "Tahlil sonuçları yanlış çıktı!" gibi söylemlerle inkar yoluna gidebiliyor. Aşırı sigara ve alkol tüketimi, dikkat güçlüğü, ağlama krizleri, yeme bozuklukları, nedeni belli olmayan bedensel ağrılar ortaya çıkabiliyor.  Sonuçta teşhis ve tüp bebek tedavi süreçleri çiftin evlilik yaşamlarında aşmaları gereken önemli engellerden biri olabiliyor. Oysa mutlu evliliklerin sırları herkese göre her topluma göre değişkenlik gösterebiliyor ancak dünyanın her yerinde tüm ilişkilere uyan bazı “iyi geçinme kuralları” var... Örneğin sevgi, saygı, güven, yakınlık, mahremiyet ve cinsellik eşleri bir arada tutan, evliliği yürüten çok önemli unsurlar... Çoğu insan sevginin bir duygu olduğunu sanıyor, oysa sevgi duygudan ziyade bir mevcudiyet biçimi... Bu nedenle önemli olan ideal eşi bulmak değil, daha sevgi dolu ve gerçekçi bir insan olabilmek... Olgun sevgi, “eşlerin birbirine dikkat, kabul, takdir, şefkat sunması” ve “kendileri olmakta özgürlük tanıması” üzerinde yükselebiliyor. Bunlar sağlandığında evlilik; çocukluk yaralarının kanatıldığı bir arenaya değil, bu yaralara merhem olunabilen kutsal bir ilişkiye dönüşebiliyor. Bu nedenle evlilik çok önemli bir kurum, işlerden arta kalan zamanlarda idare edilebilecek bir kurum değil... Evliliği sürdürmek ve tüp bebek sürecindeki çatışmaları büyümeden çözebilmek için bazı “temel iletişim becerileri” var, bunlar sonradan öğrenilebilir şeyler... Sağlıklı iletişim; hak verilmese de anlayarak dinlemek, düşünce ve duyguları suçlamadan paylaşabilmek, samimi ve dürüst olarak karşı tarafı adam yerine koymak, fikirlere ve tercihlere saygı duymak olarak tarif ediliyor. Bu tür iletişim becerilerini kazanmak zaman alabiliyor ama her eğitim seviyesinden insan bu becerileri sonradan öğrenebiliyor ve kendini geliştirilebiliyor.
SİGARA ALKOL VE STRESTEN UZAK DURMAK GEREKİYOR...
Tüp bebek tedavisiyle çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin sigara, alkol ve stresten uzak durmaları, kahve ve kolalı içecekleri fazla tüketmemesi gerekiyor. Çünkü tedavi sürecinde anne ve baba adaylarının sigara ve alkol alması, strese girmesi gebe kalmayı zorlaştırıyor. Özellikle stres cenin transferiyle gebelik oluşması ihtimalini düşürüyor. Erkeklerde sperm kalitesi, kadınlarda ise yumurta kalitesi ve rahim içi sigaradan olumsuz etkileniyor. Bu nedenle tüp bebek tedavisinde de hem erkeğin, hem de kadının sigara kullanımı başarı oranlarını düşürüyor. Bu nedenle çok zahmetli, çok masraflı ve çok sıkıntılı bir süreç olan tüp bebek tedavisi öncesi çiftlerin sigarayı ve alkolü bırakmaları ve tedaviye ondan sonra başlamaları önem taşıyor. Ayrıca sigaranın içinde bulunan nikotin bebeğe giden kan miktarını azaltmak suretiyle erken doğum ve düşük doğum ağırlığına yol açabiliyor, plasentanın bebek doğmadan ayrılmasına ve gebelikte tansiyon yükselmesine neden olabiliyor. Alkol ve her türlü bağımlılık yapıcı maddeler anne sağlığını olumsuz etkiledikleri gibi, erken doğum, gelişme geriliği ve bebeğin anne karnında ölümüne neden olabiliyor.
DÜZENLİ EGZERSİZ YAPMAK GEREKİYOR...

Tüp bebek tedavilerinden önce kadınların ideal kiloda veya ideal kiloya yakın olmaları arzu edilen bir durum... Hatta fazla kilo söz konusuysa ve kadının yaşı uygunsa, kilo verilmesini amaçlamak üzere tüp bebek tedavisi birkaç ay ertelenebiliyor. Genel yaşam tarzının düzenlenmesi, stresten uzak durulması, yeme ve içme alışkanlıklarının düzeltilmesi, düzenli beslenme, düzenli egzersiz, rahat bir yaşam tarzı, sigara ve alkol içiliyorsa bundan uzak durulması tedavi sürecinde çok önem taşıyor. Çünkü tüp bebek tedavilerine başlamak için en uygun zamanlama çiftin kendilerini bedensel, ruhsal ve sosyal olarak en rahat hissettikleri dönem olmalı... Gergin, yorgun, aşırı stres yüklü olarak tedaviye başlamaktansa, bu durumları düzeltip, ideal zamanı yakalamak çifti başarıya ulaştıran önemli bir detay olabiliyor.

14 Ekim 2014 Salı

PANİK ATAK ÖLDÜRMEZ AMA GÜÇLENDİRİR

“Eyvah kalp krizi geçiriyorum, galiba ölüyorum!" şeklinde yaşanan ani korku ve kaygı nöbetlerine eşlik eden çarpıntı, tehlikede olma hissi, aşırı terleme ve bulantı gibi belirtilerle kendini gösteren panik atak, beklenmedik bir anda kendiliğinden ortaya çıkıyor ve son yılların en yaygın ruhsal rahatsızlıkları arasında yer alıyor. Yazılı ve görsel medyada sıklıkla adından bahsedilen hatta dost sohbetlerinde bile gündem konusu olabilen, çağımızın sorunu panik atak, kişinin tüm yaşamını alt üst edebiliyor, ancak doğru tanı ve tedavi yöntemleri ile kontrol altına alınabiliyor ve ortadan kaldırılabiliyor. Bu nedenle “Panik atak nedir?”, “Panik atağın belirtileri nelerdir?”, “Panik atağın çözüm yolları nelerdir?” gibi sorulara verilecek yanıtlar hala merak konusu olabiliyor.
KÖKENİ MİTOLOJİK OLAN BİR RAHATSIZLIK…
“Pan” kadim Yunan mitolojisinde kırların, çobanların, sürülerin, dağlık arazilerin, avcılık ve doğa seslerinin Tanrısı olarak biliniyor ve anlatılıyor. Ve insanoğlu gibi ölümlü olan tek mitolojik Tanrı olarak anılıyor. Mitolojiye göre, Pan, ormanlarda ve dağlarda, tenha yerlerde dolaşan gezginleri, yolcuları, sevgilileri aniden önlerine çıkarak korkutuyor, kendi halinde otlayan sürüleri ve diğer hayvanları korkunç çığlıklar atarak panikletiyor. İnsanlar, hayvanlar ve tüm canlılar neye uğradıklarını şaşırıp korku içinde kaçışıyorlar. İşte panik kelimesinin kökeni de buradan geliyor yani Yunanca “panikos” kelimesinden... Panik atak sorunuyla ilk kez tanışan günümüz modern insanı, artık yaşamındaki hiçbir durumun garanti altında olmadığını anlayıp, tıpkı mitolojik Tanrı Pan gibi bağırıp çağırıyor, panikleyip kaçıyor, acı çekiyor ve ne yaşadığını tam olarak anlayamadığı için de doğal olarak korkuyor.
KORKU+KAYGI+ÜZÜNTÜ +PANİK = PANİK ATAK
Korku, nedeni ve kaynağı bilinen bir tehlike karşısında gösterilen duygusal tepki olarak tanımlanıyor. Bireyin algıladığı bir tehlike karşısında veya gerçek bir durum nedeniyle ortaya çıkabiliyor. Korkunun kaynağı, fiziksel olabileceği gibi, sosyal aşağılanma, alay gibi insanın toplumsal konumunu tehdit eden sosyal nedenler de olabiliyor. Şiddeti yüksek olsa bile, süreli olan ve dış tehlikeyle orantılı olan korkuya "normal korku", şiddeti yüksek olmakla birlikte, dış tehlikenin önem derecesine bağlı olmayan (irrasyonel) ve yüksek şiddette devam eden korkuya da "normal dışı korku" (fobi) adı veriliyor. Kişi herhangi bir tehlike hissettiğinde vücudu otomatik biçimde tepki gösteriyor, nefes alıp vermesi hızlanıyor, kalbi daha hızlı çarpmaya başladığından vücut ısısı artıyor, soğuk soğuk terlemeye başlıyor. Bu durumda karşısında üç yol oluyor; “savaşmak”, "donup kalmak" ya da “kaçmak”... Kaygı, korku ile en çok karıştırılan ve en yakın görünen duygu, oysa  aralarında önemli farklılıkları var... Kaygı, nedeni belirsiz ve bilinmeyen bir tür korku olarak tanımlanabiliyor. Buna göre kaygının en önemli özelliği, ferdi tehdit eden açık bir tehlike olmadığı durumlarda ortaya çıkması... Çünkü kaygı, her canlı varlığın en temel duygularından birisi ve doğumla başlıyor. Korku bilinen ve anlık olarak yaşanabilecek bir tehlike veya duruma karşı ortaya çıkarken, kaygı daha çok bilinmeyen ve gelecekteki durumlarla ilgili oluyor. İnsanlarda kaygı duygusu korkuya oranla daha yaygın, daha yavaş ortaya çıkıyor ama sürekliliği daha uzun oluyor. Panik atak ise kişinin karışık korku ve kaygı duygularıyla dört bir taraftan kuşatılması durumu olarak biliniyor. Yoğun iş temposuyla özel yaşamı arasında bir denge kurmaya çalışan ve beton yığınları arasına sıkışmış olan günümüz insanı bir de iç dünyasında sınırları belli olmayan, görünmez duvarlar arasına sıkışıp kendisini bitmiş ve çaresiz hissedebiliyor. Bu çaresizlik beraberinde, içinde yoğun biçimde sıkıntı, korku ve kaygı tohumları barındıran panik atak nöbetlerini getirebiliyor.
"EYVAH KALP KRİZİ GEÇİRİYORUM!"
Panik atak nöbeti geçiren pek çok kişi yaşadığı belirtileri, korkuyu ve paniği “Eyvah ölüyorum ya da kalp krizi geçiriyorum galiba!”, “Kontrolümü tamamıyla yitirdim!” diyerek  ifade ediyor. Bu tip kişiler duygu ve korkularını normalde kullandıkları dil ve üsluba oranla çok daha korku dolu, yoğun ve abartılı biçimde tanımlıyor. Tüm belirtiler kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların bir arada yaşanmasına ve "Kalp krizi geçiriyorum" korkusuna neden oluyor. Göğüste sıkışma, ağrı, nefes darlığı hissi gibi şikayetler panik atak hastalığının tipik belirtileri arasında yer alıyor. Bu belirtilere, kalp hastalıklarında da rastlanıyor. Bu durum panik atak hastalarının, kalp rahatsızlığı şüphesiyle doktora gitmelerine yol açıyor. Oysa kalp kriziyle panik atağı birbirinden ayırmak mümkün... Kalp krizinde yaşanan ağrı daha çok göğsün orta kısmında hissediliyor, sırta, omuzlara, kollara, çeneye ve boyuna yayılabiliyor. Özellikle sol kola yayılması tipik... Bazen göğüste ağrı olmadan sadece çenede, boyunda, omuz ve kollarda da ağrı ortaya çıkabiliyor. Ağrıya çoğu zaman terleme, bulantı, baş dönmesi, nefes darlığı, baygınlık hissi ve solukluk gibi belirtiler de eşlik edebiliyor. Ağrı, tek belirti de olabiliyor. EKG ve benzeri tanı yöntemlerinde belirlenen anormal kalp hareketleri görülüyor. Panik atakta ise, aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri oluyor. Kişilerin çoğu zaman "kriz" adını verdiği bu nöbetler yani panik atak birdenbire başlıyor, giderek şiddetleniyor ve şiddeti 10 Dakika içinde en yoğun düzeye çıkıyor. Göğüs ağrısı, kalbin hızlı çarpması, baş dönmesi, sersemlik ve bayılma duygusu, soluk kesilmesi veya hava açlığı, el ve ayaklarda üşüme, yanma, karıncalanma veya hissizlik hatta titremeler ya da sarsılmalarla krize eşlik ediyor. Ağrının yoğunluğu bunaltı hali arttıkça artıyor. Kişi kalp krizi geçirdiğini zannediyor ve şiddetli bir ölüm korkusu yaşıyor. Yukarıdaki belirtileri okuyan birçok kişi “Eyvah! Bunların bir kısmı bende de oluyor! Acaba panik atak hastası mıyım?” diye korkabiliyor. Pek çok insan bu türden belirtileri zaman zaman yaşayabiliyor, ama genellikle bu çok kısa sürüyor ve gerçekten panik atak yaşayan kişilerin hissettiği ağırlıkta ve yoğunlukta asla gerçekleşmiyor. Ancak şöyle bir risk de var... Daha önce kalp krizi geçirmiş bir insanda panik atak gelişebiliyor. Bu nedenle gögüs ağrısı şikayetiyle gelen kişinin önce kalp ve damar hastalıkları yönünden kontrol edilmesi önem taşıyor. Eğer kalp damar hastalığı mevcut değilse panik atak tanısını koymak son derece kolay bir hal alıyor.
NASIL VE NEDEN ORTAYA ÇIKIYOR?
Özellikle yüksek eğitimli ve kentli yaşam tarzını benimsemiş olan kişilerde (daha çok kadınlarda) ortaya çıkan panik atak, farkında olunan ya da olunmayan bir anda yaşamdaki bir dönüm noktasında ortaya çıkıyor. Bu dönüm noktası genellikle yaşanılan bir kayıp olabiliyor… İş kaybı, eş kaybı, çevre kaybı, itibar kaybı, para kaybı, güven kaybı gibi... Mesela bir iş adamının iflas durumu (maddi kayıp), başka bir şehre taşınmak (çevre kaybı), anne olmak, askere gitmek (özgürlük kaybı), sevilen bir kişiden ayrılmak (duygusal kayıp), deprem veya doğal afet sonrası ailenin kaybı (kendine güven kaybı) örnek teşkil edebiliyor. Kayıpla beraber ani gelen bir endişe hissi, kalp çarpıntısı, nefes almakta zorluk, uyuşma karıncalanma, ortama yabancılaşma, baş dönmesi gibi belirtiler yaşanabiliyor. Belirtileri yaşayan kişi çok korkuyor, öleceğini bile düşünebiliyor. Çoğu zaman hastanelerin acil bölümleri ziyaret ediliyor. Kişiye yapılan tetkiklerden sonra fiziksel hiçbir şeyi olmadığı ve sağlıklı olduğu söyleniyor. Bu durum kişide daha fazla korku ve panik duygusu yaratıyor. Yaşadığı şey her neyse modern tıp biliminin dâhi anlayamadığını, üstesinden gelemediğini düşünüyor. Aynı korku ve belirsizlik duygusunu bir kez  daha yaşamaktan korkmaya başlıyor. Korktuğu başına geliyor. Başka doktorlara gidiliyor, check-up'lar, kontroller yaptırılıyor, filmler çektiriliyor ve tabi hiçbir organik bozukluk görülmüyor. Kişinin kafası daha çok karışıyor.

PANİK ATAK YAŞAYAN ERKEKLER ERKEN BOŞALIYOR!
Panik bozukluğu olan erkeklerde, başta erken boşalma ve depresyon olmak üzere çeşitli hastalıklar tabloya eşlik edebiliyor. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği‘nin yaptığı bir araştırmaya göre panik atak yaşayan erkekler genellikle çekingen ve bağımlı bir yapıya sahip kişiler oluyor. Bu nedenle de kendilerine olan güven duyguları azalıyor. Bunlar genellikle aşırı kırılgan, utangaç, eleştiriye çok duyarlı ve çabuk yıkılan kişiler olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle erken boşalan erkeklerin ortak özellikleri ile panik atak yaşayan erkeklerin ortak özellikleri arasında bir paralellik kurulabiliyor. Yapılan araştırmaya göre panik atak yaşayan erkeklerin yüzde 80’ninde erken boşalma da görülebiliyor. Panik atak stresli olaylarla alevlenebiliyor. Yapılan çalışmaya göre panik atak yaşayan erkeklerin yüzde 55’inde, panik atağın korkutucu bir olaydan sonrası başlıyor. Erken boşalma ve beraberinde meydana gelen başaramama korkusu, heyecanı ve stresi arttırarak kişide panik atağı başlatabiliyor.
TEDAVİSİ MÜMKÜN...
Panik atakta ilaç tedavisi ve psikoterapi başlıca tedavi seçenekleri olarak karşımıza çıkıyor. Panik atak yaşayan kişiler genellikle mevcut durumlarının ömür boyu süreceğini ve hiç iyileşmeyeceklerini düşünüyor. Böyle düşünmeleri, atakların meydana getirdiği çöküntüyü daha da derinleştiriyor. Ağır vakalarda ilaç tedavisinin yanı sıra psikolojik destek ve psikoterapinin de uygulanması gerekiyor. Ülkemizde gerçek manada yeterli psikoterapistin olmaması tedavinin daha çok ilaçla yapılmasına neden oluyor. Psikoterapide panik atak yaşayan kişinin neden böyle bir sorun yaşadığının keşfedilmesinin yanında, panik atakla baş etme mekanizmaları da öğretiliyor. Atağı yatıştıracak nefes ve gevşeme egzersizleri uygulanıyor. En az 1 yıl süre ile ilaç tedavisinin yanında, kişinin beklentilerini ve düşünüş biçimini değiştirme, gevşeme ve nefes eğitimi, kaygıya yol açan etkenlerle yüzleştirme gibi yaklaşımların olduğu bilişsel davranışçı terapi teknikleri çoğu zaman işe yarıyor. Ayrıca panik ataklar sırasında ölmenin veya delirmenin olası olmadığı anlatılarak kişinin rahatlaması sağlanıyor. Bu süreçte panik atak yaşayan kişi ile terapisti arasında çok iyi bir iletişimin olması önem taşıyor.
BENİ ÖLDÜRMEYEN ACI GÜÇLENDİRİR…

Panik atak tedavisi gören pek çok insanın yaşama bakışlarında, yaşam felsefelerinde ve görüş açılarında köklü değişiklikler ortaya çıkıyor. Yani başarılı bir şekilde tedavi edilen panik atak, kişiyi hayatın içindeki kaygı yaratıcı durumlara karşı daha dirençli hale getiriyor. Psikoterapi ile tedavi edilen kişilerde yanlış ve hatalı düşünce kalıplarına odaklanılarak bunların sağlıklı olanları ile yer değiştirildiği taktirde, kişinin yaşamının her alanında köklü değişimler yaşanması beklenen bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle ünlü Alman düşünür ve edebiyatçı Nietzsche’nin "Beni öldürmeyen acı güçlendirir!" sözünü hatırlamak gerekiyor.

1 Ekim 2014 Çarşamba

İYİ BAYRAMLAR

Sağlıklı ve erdemli bir insan davranışı olan HOŞGÖRÜ; tahammül etme, katlanma, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, farklılıklara saygı duyma, çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla ve anlayışla katlanabilme demektir. Ayrıca beşeri münasebetlerin temeli olan hoşgörü; kendini ifade etme hakkına saygı duyma, izin verme, aldırmama ve iyi karşılama anlamlarına da gelir. Evde, trafikte, sokakta, okulda, iş yerinde, hayatın içinde, kısaca insanın olduğu her yerde hoşgörüye ve koşulsuz sevgiye ihtiyaç var… Çünkü hoşgörünün ve sevginin olmadığı yerde çatışma, bencillik, anlaşmazlık, güvensizlik, tartışma ve kavga gibi tüm olumsuzluklar yaşanır. Bu nedenle dostluğu ve sevgiyi, geleceği ve hüznü, acıyı ve yalnızlığı paylaştığımız; birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik ve dostluğumuzu en sıcak şekilde hissedebileceğimiz ve hoşgörünün hâkim kılınması gereken Kurban Bayramı’nın ülkemize huzur ve mutluluk getirmesini dilerim.
HASET YAKAR VE YIKAR...
Buğdaylar sevilir, çünkü onlar alçak gönüllüdür, büyüdükçe, olgunlaştıkça, içleri doldukça, ağırlaşırlar ve başlarını yere eğerler. İnsan da böyle olmalı... “Haset”; kıskançlık, kendinde olmayan bir şeye aşırı istek duyma ve beraberinde ona sahip olanın elinden gitmesini isteme, başkalarının başarılarına katlanamama duygusudur. Hani diyor ya Mevlana; “Haset; kusur ve ayıbın mayasıdır!” diye, ne kadar doğru! Bu duyguya sahip bazı kişi ve kurumlar; “Bir hekimin ve terapistin öncelikli görevi, bilgilendirerek hastalıkları önlemeye ve bilimsel gerekleri yerine getirerek hastaları iyileştirmeye çalışarak insanın yaşamını ve sağlığını korumaktır!”ilkesinden bihaber olarak hekimlik ve terapistlik mesleği çerçevesinde yapılanlardan rahatsızlık duyuyorlar. Ama meslek uygulaması sırasında “etik kurallara uyulması”, “iftira atılmaması” ve “insan onurunu gözetmesi” de hekimin ve terapistin öncelikli ödevidir, bunu hatırlamıyorlar. Genel olarak anlamadıkları şeyleri “anlamsız ve bilimdışı” kabul etmeleri akla ziyan bir gerçeklik olabilir, ancak bilimsel yöntem bu tuzağa düşmemeyi gerektirir. Mevlana'nın dediğini hatırlatalım: “Bir bıçak kendi sapını başka bir bıçak olmaksızın nasıl yontabilir? Sen git yaralarını bir gönül cerrahına göster. Sen onları kendi kendine tedavi edemezsin. Dünyevi duygu ve düşüncelerinin sağlığını tabipten, kişiyi sonsuza yücelten güzel hislerin sıhhatini de âlimden öğren. İki parmağını ucunu iki gözüne koy. Dünyadan bir şey görebilir misin? Görmüyorsan bu âlem yok değildir. Görmemenin ayıp ve kusuru ancak nefsin uğursuz iki parmağına aittir. Sen evvela gözlerinden parmaklarını kaldır. Ondan sonra dilediğini gör. İnsan gözden ibarettir. Geri kalansa cesarettir. Göz ise ancak dostu görene denir.” Bu nedenle herkes aldığı aile terbiyesi, bilimsel birikimi, hoşgörü anlayışı, terapi yapma ve insanı anlama becerisi doğrultusunda mesleğini icra eder, işini yapar. Hayata ve olaylara kendisi gibi bakmayanlara tarz dayatmaya, terapistlik mesleğinin temizlenmesi konusunda ahkâm kesmeye, halt bildirmeye ve bilimsel fetişizme gerek yoktur. Herkes ne arıyorsa, O’dur. 

KİŞİ KENDİNDE OLMAYANI BAŞKASINDA GÖRMEZ...
Birisinde görülen her olumsuzluk, negatiflik, eleştiri veya suçlama, aslında tüm bunları yapan kişide vardır. Kişi kendinde olmayanı başkasında görmez. Kendisinin yapmadığını bir başkasına suçlama olarak söylemez. Yani kavgalarda söylenen suçlamaların hepsi, aslında kişinin kendi kusurlarını görmesi için bilinçdışının ona sunmuş olduğu bir formüldür. Kişi birisine “Bilimdışı, yeterli değil!” dediğinde aslında bu ifade, onu kullanan kişinin bilimdışı olduğunun ve yetersizliğinin olduğunu gösterir. Haset ve kıskançlıkla yoğrulmuş kişiler genelde bu tür sözleri çok söylerler, kedi gibi uzanamadıkları ciğere mundar derler. Böyle olunca aslında haset kişi kendi yetersizliğini ve aşağılık duygularını görmek yerine kıskandığı kişide kendi kusurlarını görür. Tıpkı Mevlana’nın sözündeki gibi,“Karşındakinde gördüğün suç, sendeki suçun cinsindendir. Önce o huyu kendi tabiatından atman gerek. Sendeki çirkin huy, sana onda göründü.” Kişi içinde olup da kabul edemediği ya da aşamadığı bazı kusurları başkalarında çok kolay fark eder. Yani Mevlana, “Karşınızdakini suçlamak ve değiştirmektense işe önce kendinizden başlayın ve kendinizi düzeltin.” diyor. Kendi kusurlarını görmek, kendini ayıplamak, o ayıbın merhemi ve ilâcıdır. Değişim herkesi korkutur. 

BAKIŞ AÇINIZI DAYATMAYIN...
Gözlüklü öküzlerle şişman domuzlar konuşabilselerdi, konuları hep ot ve yem üzerine olurdu. Hep başkalarını eleştiren ve “kendi bakış açılarının mutlak doğru olduğunu dayatan insanlar” da onlardan farksızdır. Konuştukları her şey ot ve yem üzerinedir. Ancak ot nedir, yem nedir, değişir sürekli. Son zamanlarda yazılanlara ve söylenenlere bakıldığında; erdemden uzak birilerinin hasetlendikleri kişilerin arkasından konuştukları, iftira attıkları ve asılsız şikâyetlerle birilerini karalamaya çalıştıkları görülüyor. Böyle yaptıklarına göre hakkında konuştukları kişiler onlardan önde demektir. Dünyanın kanunlarından biridir bu, arkadan konuşmaya devam ederler, çünkü karşılarına çıkacak kadar büyük olmadıkları gibi, kendilerine olan hâkimiyetlerini yitirdiklerinin farkında bile değillerdir. İnsan kendine olan hâkimiyeti yitirdiği ölçüde özgürlüğünü de yitirir. İnsanın kendini kontrol edebilmesi için, kendinden emin ve kendine hâkim olması gerekir. 

HASETTEN VE KİNDEN ARININ...
İnsan hasetten ve kinden arınmalı, zararsız olma düşüncesini benimsemelidir. Bu anlayış düşüncelerin hırstan, nefretten arınarak sonsuz bir açıklığa, cömertliğe sahip olmasıyla kazanılır. Yani insanların yalan, iftira, hakaret ve boş konuşmalardan uzak durması gerekir. İnsan sadece yararlı diye adlandırılan eylemlerde bulunmalı ve herhangi bir eylemde bulunurken şikâyet etmekten kaçınılmalıdır. Yapılan eylemin insanın kendisine ve başkalarına mutlaka bir yararı dokunmalıdır.

GERÇEKLERİ ANLAYABİLMEK...
İnsan doğasındaki bütün iyi huylar, insanın ruhsal yetkinliği ve olgunluğu, ahlakın övdüğü iyilikçilik, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk gibi niteliklerin genel adı erdemdir. “Erdem” bazen ahlak anlamında, bazen etik anlamda, bazen adalet anlamında kullanılır. Erdemi kısaca insanı insan yapan değerler bütünü olarak tanımlamak mümkündür. Erdem insana dair güzel şeylerdir, mutluluktur, sevgidir, dostluktur, dinlemektir, şükretmektir, alçakgönüllülüktür, hoşgörülü olmaktır. Erdem kinden nefretten, düşmanlık duygusundan kalbi arındırmaktır. “Erdemli görünmek”, erdemden bahsetmek kolaydır, insana külfet yüklemez, esas olan erdemli yaşamaktır. İnsan o zaman erdemin sorumluluğunu alır bedelini ödemiş olur. Gerçek erdem, insanın kendi bakış açısını ortaya koyarken kendini beğenmemesi, kendisi gibi düşünmeyenlere saygı gösterebilmesi, üretmesi ve yaptıklarını yeter bulmamasıdır. Ancak “bilgisiz erdem” olmaz, olsa da zayıf ve faydasız olur. “Erdemsiz bilgi” ise tehlikelidir, aşağılayıcıdır, hasetlendiricidir ve huzursuzlaştırıcıdır. Demek ki bilgi sahibi olmak yetmez, “gerçekleri anlayabilmek” ve “yalanlardan uzak durabilmek” için erdem sahibi olmak da gerekir. Ayrıca insan ne kadar az bilirse o kadar çok bildiğini sanır, çevresindekileri oldukları gibi değil, olduğu yerden ve “olduğu kadar” görür. Kimse, görmek istemeyen kadar kör değildir. Bu nedenle insan her koşulda ve engellere rağmen inandığı gerçekleri savunmalı ve fark yaratmalıdır. Eğer insanın yürüdüğü yolda güçlük ve engel yoksa bilin ki, o yol onu bir yere ulaştırmaz. Bu nedenle erdemli insan tüm engelleri aşmak için yiğit ve kararlı olmalı, gerektiğinde susmayı tercih etmelidir. Ancak Mevlana’nın dediği gibi, suskunluğu asaletinden olmalı, her lafa verecek yanıtı olsa da, bir lafa bakmalı laf mı diye, bir de söyleyene bakmalı adam mı diye. Yiğitliğini intikam almakla değil, tahammül göstermekle ortaya koymalıdır.

DİLİN TEHLİKESİ BÜYÜKTÜR, KALEMİN LEKESİ...
Susmak”; olgunca kabullenmektir habersiz geleni, bazen acı çekmektir, haklılığını bile bile boyun bükmektir ve dinlemektir alabildiğine hırçın düşünceleri. Yine Mevlana‘yı hatırlatalım: “Anladım ki susmak bir cüsse işi, derin denizlerin işi. Sığ suları en hafif rüzgârlar bile coşturabiliyor, derin denizleri ise ancak derin sevdalar. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor ve susan her şey derin ve heybetli…” Bazen de insan konuşmaya tenezzül etmez suskun sanırlar ve umursamazlar. Bilmezler ki, konuşacak olsa yüzüne bakacak yüzleri kalmaz! Çünkü dilin tehlikesi büyüktür, kalemin lekesi. Dilin tehlikesinden kurtuluş ancak susmakla mümkündür. Bunun için tüm öğretiler susmayı övmüş ve takipçilerini susmaya teşvik etmiştir. Bu bakımdan konuşmaya dalmakta, mesnetsiz iftiralar atmakta tehlike vardır, susmakta ise selâmet... Bunun için susmanın fazileti oldukça büyüktür. 

İNSAN ESERLERİYLE KONUŞMALI...
Gerektiğinde sesini değil, sözünü yükseltmelidir insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yaşatan. Bu nedenle insan eserleriyle konuşmaya çalışmalı, suçlamak ve iftira atmak yerine yazmalı, üretmelidir. İnsan kendini bilmeli, bu nedenle kendini bilmezlerin söylediklerinin ve yazdıklarının anlamsızlığını onlar adına utanarak fark etmelidir. Unutulmamalıdır ki, gereksiz eleştiri sadece gizli hayranlıktır. Bazen alınabilecek en büyük intikam; affetmektir ve bazen insanın karşındakine verilebileceği en güzel yanıt; gülüp geçmektir. Çünkü seviyesizlerin ve hasetlenenlerin nefretinin asıl nedeni; olmak istedikleri halde asla hasetlendikleri kişi gibi olamayacaklarını bilmeleridir. 

SÖZ GÜMÜŞSE SÜKÛT ALTINDIR...
Kimi susmalar anlatılamayacak haklılıktan kaynaklanır. Boş sözlerden yüz çevirme fiilini yaşamanın adıdır susmak. Konuşmanın fayda vermediği yerde susmak gerekir. Gereksiz konuşmak, faydasız konuşmak israftır, zaman öldürmektir. Bu nedenle Söz gümüşse sükût altındır!” dememiş mi atalarımız. Maalesef, günümüzde ağzı olan konuşuyor, dili olan söylüyor, sesi çıkan bağırıyor, kalemi olan yazıyor. Maalesef sözlerin çoğaldığı, erdemin ve doğru eylemlerin azaldığı ve boş muhabbetlerin arttığı bir zamanı yaşıyoruz.

BAZEN SUSMAK GEREKİYOR...
Sunay Akın’ın dediği gibi bazen susmak gerekiyor, bazen bomboş bakmak gerekiyor hayatın yalanlarına, iftiralarına, hasetlerine, kıskançlıklarına. Susmak ve onlar için “Bir gün yaptıkları haksızlıkların ve bu şekilde adam olamayacaklarının farkına varırlar!” diye beklemek, “Kimseyi küçümseyecek kadar büyük değilsiniz, çünkü gün gelir; küçümsediğiniz her şey için önemsediğiniz bir bedel ödersiniz!”, “Karanlığa söveceğinize, kalkın bir mum yakın!” ve “Akıllı kişilerin en büyük talihsizliği, salakların abuk sabukluklarıyla başa çıkmak zorunda olmalarıdır!” özdeyişlerini hatırlatarak sabırlı olmak gerekiyor. Bu nedenle kişiye göre davranılmalı, küçükle küçük olunmalı hatta ama seviyesizin seviyesine inecek kadar düşülmemeli bu hayatta. Unutmayın “edepli” edebinden susar, “edepsiz“Ben susturdum!” sanır. Meğer susmak; insanın iç dünyasından gelen seslerle konuşmasıymış, kendi kendine yazmasıymış… Sonuç olarak; bir işi "bilen" yapar, "az bilen" akıl verir, "bilmeyen" eleştirir, "yapamayan" çamur atar...

HER GÜNÜMÜZ BAYRAM TADINDA OLSUN…
Değerli halkımızın, kamu görevlilerinin, sivil toplam kuruluşlarının ve değerli basın mensuplarının, Kurban Bayramı’nı en içten duygularımla kutlar, dostluk, sevgi ve saygılarımı sunarım.

30 Eylül 2014 Salı

OLUMSUZ KIYASLAMALAR ALDATMAYA ZEMİN HAZIRLIYOR

Evlilik terapistlerinin "yol kazası" olarak gördüğü, toplumun gayri ahlaki davranış şekli olarak algıladığı aldatma, hala geçmişten günümüze çift ilişkilerinin en önemli gündem maddesini oluşturmaya devam ediyor. Kimse bir ilişkiye aldatmak ya da aldatılmak için başlamıyor ama şu da bir gerçek ki, çoğu ilişki aldatmanın kötü etkileri altında can çekişiyor. Türkiye'nin en örgütlü ve en saygın cinsel sağlık derneklerinden biri olan Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED - www.cised.org.tr)’nin yaptığı ankete göre, erkeklerin yüzde 30’u, kadınlarınsa yüzde 10’nu partnerlerini en az bir kere aldatıyor. Yani spor salonundaki esmer yakışıklı, bardaki sarışın kadın, iş yerindeki kızıl saçlı kız, etraf mayın tarlalarıyla dolu... Peki aldatmanın sebebinin sadece seks olduğunu mu düşünüyorsunuz? İş o kadar kolay değil… CİSED cinsel terapistlerinin partnerlerini aldatan kişiler üzerinde yaptığı anket çalışmasına göre, katılanların yüzde 45’i aldatma sebeplerinin sadece fiziksel çekim değil, duygusal ihtiyaçlardan kaynaklandığını ve yüzde 70'i ise partnerlerini bir başkasıyla kıyasladıklarını söylüyor. Bu nedenle aldatmayı önlemek ve var olan ilişkiyi korumak için olumsuz kıyaslamaların önüne geçmek önem taşıyor. Çünkü partneri, gerçek ya da hayali başka biriyle olumsuz kıyaslama, aldatmaya zemin hazırlayabiliyor, aldatma için ilk uyarıları gözden kaçırmaya neden olabiliyor. Oysa olumsuz kıyaslama yerine empati göstermek, model olmak, partnerin olumsuz bir durum karşısında çektiği zorluğu ve duygularını anlamak çok önemli...

“OLUMLU” KIYASLAMALAR…
Olumlu ve olumsuz kıyaslama her zaman evlilik ve ilişki terapistlerinin gündeminde yer alıyor.  Yakın ve bağlılık içeren ilişkilerin erken dönemlerinde yapılan “Hasan çok zor bir adam, kuralcı ve katı, hayatı çekilmez kılıyor. Ali gibi yakışıklı ve tatlı, komik ve başarılı bir erkek ile birlikte olduğum için çok şanslıyım. Başka bir erkekle evli olmayı hayal bile edemezdim” gibi olumlu kıyaslamalar; (1) “İçinde bulunduğum ilişki doğru bir ilişki, sevdiğim kişi doğru bir kişi” inancını pekiştiriyor, (2) çiftin her geçen gün birbirine daha çok değer vermesine yardımcı oluyor, (3) çiftin birbirlerinin olumlu yönleriyle gurur duymalarını sağlıyor, (4) minnet hissedilmesini zemin hazırlıyor, (5) diğer seçenekleri görmezden gelmeyi sağlıyor, (6) çiftin “Biz bir yana dünya bir yana” tutumunu geliştirmesine destek oluyor, (7) çiftin ilişkiye olan bağlılıklarını arttırıyor, (8) çiftin duygusal ihtiyaçlarını daha kolay karşılayabilmelerini sağlıyor, (9) çiftin ilişkileri hakkında olumlu ve umutlu düşünebilmesine yardımcı oluyor, (10) çiftin birbirlerinin olumsuz yönlerini hafife alabilmelerini sağlıyor, (11) çiftin birbirlerini kaybetmeyi bir felaket gibi algılamalarını sağlıyor ve (12) zor zamanları kolayca atlatabilmelerine yardımcı oluyor.

“OLUMSUZ” KIYASLAMANIN 13 LANETİ…
Birçok kişi farkında bile olmadan, kendine veya partnerine itiraf etmeden olumsuz kıyaslamalar yapar, bu olağan ve doğal bir durum… Ancak çift birbirine sırt çevirdiğinde, sağlıklı iletişim kuramadığında ve birbirlerinin duygularını yok saydığında, olumlu kıyaslamaların aksine, “Ayşe, eşimden çok daha güzel ve mutlu bir kadın. Keşke onunla evli olsaydım, işte o zaman kendimi daha başarılı hissedebilirdim. Eşim beni takdir etmiyor, Ayşe ise ediyor” gibi olumsuz kıyaslamalar; (1) ilişkiye çok zarar verebiliyor ve ilişkiyi zehirleyebiliyor, ilişkinin başını belaya sokabiliyor ve bağlılıkları zayıflatabiliyor, (2) kusurlara odaklanmaya yol açabiliyor, (3) değersizlik duygusuna yol açabiliyor ve kaygıyı arttırıyor, (4) sır saklamaya bahane oluyor (5) çatışmaları, umutsuzluğu ve mutsuzluğu perçinliyor, (6) diğer seçeneklerin daha fazla hayal edilmesine sebep oluyor, (7) yapılan kavgaların şiddetini arttırıyor, (8) çiftin keşke’lere odaklanılmasına yol açıyor, (9) çiftin, kendini aldığı üründen pişman olan "kandırılmış bir müşteri" gibi hissetmesine neden olabiliyor, (10) çiftin kendilerini birbirlerine adamalarına engel olabiliyor, (11) çiftin daha bencilce davranmasına neden olabiliyor, (12) çiftin koşullu sevgi ile ilişkiyi şartlara bağlamasına yardımcı oluyor. Sonuçta (13) partneri, gerçek ya da hayali başka biriyle olumsuz kıyaslama aldatmaya zemin hazırlıyor. Kıyaslama durumunda kişi anlaşılmadığı duygusuna kapılıyor ve kendisini yalnız hissediyor. Anlaşılmama duygusu o andaki ruh haline bağlı olarak kızgınlığa, öfkeye ve küskünlüğe yol açabiliyor. Kıyaslanma sonucunda rekabet duygusunun aşırı hale gelmesi, kişinin gücünün üstünde gayret göstermesine ve zamanla öğrenilmiş çaresizliğe sebep olabiliyor.

UÇUK VİRÜSÜ GİBİ İHANET MİKROBU…
Olumsuzluk kapanına sıkışan çiftler, daha fazla olumsuz kıyaslama yapıyor, uçuk virüsü gibi ihanet mikrobunun çifte bulaşmasına neden oluyor. Yani çift hastalık nedeni olan virüsü vücutlarına almış, sinir sistemlerine yerleşmiş vaziyette bekler hale geliyor. Nasıl ki, yeterli beslenememe durumunda, aşırı A vitamini alındığında, aşırı alkol tüketiminde, yoğun stres dönemlerinde, grip gibi bağışıklık sistemini yoran bazı hastalıklarda, adet dönemlerinde, kişisel hijyen bozukluğunda uçuk virüsüne bağlı, uçuk hastalığı tekrarlamaya başlıyorsa, kavga, küslük, iletişimsizlik, cinsel sorunlar, yeni bir bebek ya da iş gibi önemli değişiklikler, bir ebeveynin ölümü veya hastalığı, sorunlu bir çocuğun varlığı, senin ailen, benim ailem meseleleri, ekonomik sorunlar, güç ve iktidar mücadelesi gibi, ilişkinin bağışıklık sistemini baskılayan herhangi bir durumda aldatma belirtileri ortaya çıkabiliyor, ilişki yıprandıkça yeni biri aldatmaya neden olabiliyor. Partnerlerden birinin elini uzattığı ama ötekinin tutmadığı zor zamanlarda, yalnızlık, hayal kırıklığı, öfke ve kırgınlık tüm benliği kaplayarak, zamanla kaçınma ve uzaklaşmaya, sorunlarını konuşarak çözme yerine, sorunların etrafından dolaşılmasına veya halının altına süpürülmesine, kırgınlığın ele alınmamasına ve asla onarılmamasına yol açarak aldatmayı derinleştirebiliyor. Birbirinin duygularını yok saymak, dikkate almamak, sevgi ve değer göstermemek kötü bir alışkanlık haline geldiğinde, güven azalıyor ve bazı ihtiyaçların dışarıdan karşılanmasını çok yanlış bir şekilde meşrulaştırabiliyor. “Ben çaresizlikle yasak bir ilişkiye sürüklendim” diyen ve aldatan bir kişi, hem partnerini güvenilmez bulmaya ve bencil olarak damgalamaya, hem de partnerini ve ilişkisini karalamaya başlıyor, sır saklamak için mesafe yaratıyor.

KIYASLAMAK BOŞANMA SEBEBİ OLABİLİYOR...

Eşlerin birbirlerini başkalarıyla kıyaslaması, evliliği bitiren noktalardan ve birçok evliliğin temeline dinamit koyan şeylerden biri... "Onların çok güzel bir evi ve son model bir arabası var, Ahmet bey çok başarılı bir adam ama sen başarısızsın’ diye başlayan bir cümle, telafisi imkansız yaralara yol açabiliyor. Eşlerin evlilik birliğini devam ettirmek istememeleri durumunda, açacakları dava ile yasal olarak ayrılmalarına "boşanma" adı veriliyor. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu eşlerin yasal olarak ayrılmalarını belirli şartlara bağlıyor. Buna göre haklı bir boşanma nedeni olmadan eşler boşanamıyor. Boşanma nedenleri kanun içerisinde "özel boşanma nedenleri" ve "genel boşanma nedenleri" olarak ikiye ayrılıyor. “Eşini başkasıyla kıyaslamak”, birlikte yaşamanın mümkün olmadığına dair hakim kanaati oluşturabiliyor, evlilik birliğinin temelden sarsılmasına neden olduğu ve aldatmaya zemin hazırladığı için boşanma nedeni olarak sayılabiliyor.