23 Kasım 2015 Pazartesi

CİNSEL TİKSİNTİ BOZUKLUĞU

Dünya genelinde daha çok geleneksel ve muhafazakâr toplumlardaki kadınlarda görülen cinsel tiksinti bozukluğu, cinsel isteksizlik ile karıştırılan önemli bir sorundur. Cinsel tiksinti bozukluğu erkeklerde çok nadir görülüyor olsa da, bu sorunu partnerlerinin yaşaması erkelerin cinsel yaşamlarını da olumsuz etkiler ve tedavi edilmediği takdirde kadın erkek ilişkilerini sürdürülemez hale getirebilir ama çözümsüz de değildir. Uygun tedavi ve cinsel terapi teknikleriyle bazen şaşırtıcı bir biçimde kısa sürede üstesinden gelinebilmektedir, tıpkı Duygu adını verdiğim ve aşağıda kendi sözlerine yer verdiğim danışanım gibi... "2 yıllık evli bir kadınım ama eşimle çok nadiren cinsel ilişkiye giriyorum. Çünkü eşimin menisinin pis ve iğrenç bir şey olduğunu düşünüyorum ve çok rahatsız oluyorum. Son aylarda giderek artan bir cinsel isteksizliğim var. Evliliğim boyunca eşime dokunmakta zorlandım ve çoğu zaman bana dokunmasına da izin vermedim, çıplak olarak sevişmeyi de hep reddettim. Sevişmeden cinsel ilişkiye giriyoruz ve bunu da sadece çocuk istediğimizde yapıyoruz ama her seferinde ağrı ve acı hissediyorum, bulantım oluyor, çoğu zaman kusacak gibi oluyorum, donup kalıyorum, nedensiz bir korku içine giriyorum. Sadece adet dönemimde cinsel istek duyabiliyorum ve bu dönemde giyinik olarak eşime sürtünerek boşalabiliyorum. Eşim de beni çıplakken seyrederek mastürbasyon yapıyor ve rahatlıyor. Neden mi böyleyim? Çünkü 7 yaşlarındayken cinsel tacize uğradım... Artık bu tacizi ve bana kalan kötü mirasını geride bırakmayı, çocuk sahibi olmayı ve normal bir cinsel ilişki yaşamayı istiyorum..."
CİNSEL TİKSİNTİ BOZUKLUĞU NEDİR?
Cinsel tiksinti bozukluğu, sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, cinsel ilişkiye ya da cinsellikle ilgili her şeye ya da bazı şeylere karşı şiddetli bir "iğrenme ve tiksinme" duygusuyla rahatsızlık hissedilmesi, "bulantı ve kusma yaşanması" ve bu nedenle cinsel temastan kaçınılmasıdır. İlk kez 1987’de cinsel işlev bozuklukları arasına girmiş olmasına karşın kitaplarda bağımsız bir başlık olmaktan çok cinsel isteksizlik, vajinismus, disparoni ile birlikte ya da cinsel tacizin bir sonucu olarak ele alınmaktadır. Cinsellikten tiksinen kişi cinsel ilişki söz konusu olduğunda "endişe ve korku" duyar. Yani cinsel ilişki olasılığı belirdiğinde yoğun endişe belirtileri gösterir. Bozukluğu yaşayan kişi, tiksindiği konu her ne ise bununla karşı karşıya geldiğinde şiddetli gerginlik, sıkıntı, bazen öğürme, kusma, kendini çok kötü hissetme, hatta nadir durumlarda bayılma gibi belirtiler gösterebiliyor ve cinsel etkinlik sürdürülemeyip yarım kalır. Bu nedenle cinsel tiksinti bozukluğu olan kişiler, genellikle cinsellikten kaçınırlar, cinsel istek duymazlar, daha çok partnerleri istediği için cinsel etkinlikte bulunmaya kendilerini zorlarlar. Tiksinti genel olarak cinsellikle ilgili her şeye karşı olabileceği gibi, cinsel birleşmenin kendisine ya da herhangi bir yönüne, cinsel organlara, genital sıvılara, öpüşmeye, dokunmaya ya da cinsel uyaranlara karşı da olabilir. Cinsel tiksinti bozukluğu olan kişide bu durumun süreklilik göstermesi nedeniyle kişinin ve partnerinin cinsel yaşamı olumsuz etkilenir ve çoğu zaman sürdürülemez hale gelir.
CİNSEL TİKSİNTİ BOZUKLUĞU NEDEN KAYNAKLANIR?
Cinsel tiksinti bozukluğu çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. En temel nedenleri; cinsel taciz, ensest deneyimler, çocuklukta oynanan homoseksüel cinsel oyunlar, cinsellikle ilgili toplumsal, ahlaki ve yanlış inanışlardan kaynaklanan dini baskılar, yasaklar, değer yargıları ya da kişinin bunları yanlış yorumlamış ve algılamış olması, cinsellikle ilgili yanlış, eksik bilgi ve inanışlardır. Bunlardan en çok payını alanların kadınlar olması nedeniyle cinsel tiksinti bozukluğu erkeklere oranla kadınlarda daha fazla görülür. Kızlık zarı, bekâret, namus kavramları ile cinsellikleri baskılanan kadınlar, çocukluklarından itibaren cinselliği erkekler gibi yaşamaları, cinsellikten haz almaları ve doyuma ulaşmalarının günah ya da suç olduğunu algılarlar. Bunun sonucunda da günah, suçluluk, utanama ve aşağılanma duygularını cinsellikle ilişkilendiren kadınlar cinselliğe ya da cinselliğin herhangi bir unsuruna karşı tiksinti duyabilirler. Cinsel tiksinti bozukluğunun nedenlerinden bir başkası, geçmişte yaşanmış taciz, tecavüz gibi cinsel travmalardır. Travmatik bir cinsel deneyim yaşayan kadın, bunun onda bıraktığı utanma, aşağılanma, acı çekme, iğrenme gibi izleri genelleyerek cinselliği bu olumsuz duygularla algılamaya başlar ve cinsellikten tiksinebilir. Bazı kadınlarda ağrılı cinsel ilişki sorunu (disparoni) zamanla cinsel tiksinti bozukluğuna yol açabilir. Kadın cinsel ilişki sırasında hissettiği ağrı nedeniyle duyduğu endişe ve korku yüzünden cinselliğe ve cinsel uyaranlara karşı tiksinti duymaya başlayabilir. Bazen cinsel tiksinti ile birlikte seks yapma korkusu olarak bilinen vajinismus da görülebilir. Cinsel tiksinti bozukluğu; obsesif kompulsif bozukluk, ansiyete ve fobik bozukluklar, travma sonrası stres bozukluğu gibi, bazı psikiyatrik rahatsızlıklarla birlikte de görülebilir.
CİNSEL TİKSİNTİ BOZUKLUĞU TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ?

Cinsellikten tiksinme, zamanla cinsel isteksizliğe neden olan önemli bir sorundur ve tamamen psikolojik temelli olduğu için tedavisi cinsel terapi ile mümkündür. Cinsel terapide, önce kişinin cinsellikle ilgili yanlış, önyargılı ya da eksik bilgileri düzeltilir. Cinsellik ve cinsel organlar hakkında doğru bilgilendirme yapılır. Sonra da kişinin cinsellikle ilgili tiksinti duyduğu duruma yönelik sistematik duyarsızlaştırma tedavisi uygulanır. Sorun hemen birkaç seansta çözülemeyecek kapsamda olduğundan kişinin veya çiftin göstereceği sabır ve işbirliği tedavinin başarısı açısından önemlidir. İleri aşamadaki vakalarda psikodinamik yaklaşımlar ve hipnoterapi uygulanabilir. Cinsel tiksinti bozukluğunun spesifik bir durum olması nedeniyle bu konuda eğitimli ve deneyimli cinsel terapistlere başvurulması gereklidir.

9 Kasım 2015 Pazartesi

BOY MU ÖNEMLİ İŞLEV Mİ?

             Cinsellikle ilgili hurafelerin yani doğru bilinen yanlışların başında penis boyu ile ilgili olanlar gelir. Kimileri için uzun penis erkekliğin simgesi, kimileri için de kadını cinsel olarak tatmin etmenin yegâne yolu, cinsel hazzın garantisidir. Hal böyle olunca da penis uzatma ürünlerinin bu kadar rağbet görmesine şaşmamak gerekir. Bir yanda penis boyunu uzatacak ilaçlar veya kremler satmaya çalışan bir sektörün yarattığı algı, diğer yanda pornografik filmlerle özendirilen uzun penis boyu, insanların zihnindeki yanlış algıyı pekiştiriyor. Cinselliği penis boyuna indirgeyen bu yanlış yönlendirme ile uzun penis boyu kadının ve erkeğin cinsel tatminin tek koşulu olarak görülüyor. Penisinin kısa olduğunu düşünen erkeklerin yaşadığı özgüven kaybı, performans kaygısına dönüşerek dünyalarını karartıyor, onarı seksten soğutuyor. Uzun penis boyu takıntısı sanıldığı gibi sadece erkeklerin yaşamlarına bir karabasan gibi çökmekle kalmıyor, kadınların da cinsel yaşamlarını alt üst edebiliyor. Partnerinin penisinin kısa olduğunu düşünen kadınlar cinsellikten zevk alamıyor, boşalamıyor ya da orgazm olamıyorlar. Suzan adını verdiğim bir danışanım da bu durumdaydı...
            Suzan, 25 yaşında yeni evli genç bir kadındı. Ofisime geldiğinde çok çekingen ve tedirgindi. Rahat olması ve kendini iyi hissetmesi için sorununa değinmeden önce kendisi hakkında bilgiler edinebileceğim kısa bir konuşma yaptık. Biraz rahatlamış görünse de, “Evet, bana geliş nedeninizi öğrenebilir miyim?” dediğimde, ellerini önünde birleştirip gözlerini yere dikerek “Şeyy… Eşimle sevişmek istemiyorum” dedi. Sanki dudaklarından dökülen sözcüklerden utandığından onları duymamak istermiş gibi olabildiğince kısık sesle konuşuyordu.
            Onu biraz daha rahatlatmak için “Bu çoğu kadında görülebilen bir durumdur” diyerek sorunun sadece onun başına gelen bir şey olmadığını düşünmesini sağlamak istedim ve “Peki, ne zamandır eşinizle sevişmek istemiyorsunuz, merak ettim", dedim.
“Evlendiğimizden beri” dedi.
“Şimdi biraz geriye gidelim. Eşinizle ne zaman ve nasıl tanışıp evlendiğinizi dinlemek isterim” dedim, eşiyle arasındaki ilişkinin soruna dair ipuçları vereceğini düşünüyordum.
“Sekiz ay önce yeni bir işe başladım. Taner’le orada tanıştık. İş arkadaşımdı yani… İlk görüşte birbirimizden etkilendik, çıkmaya başladık. İki ay kadar çıktıktan sonra bana evlenme teklif etti. Ailelerimiz tanıştı ve üç ay sonra da evlendik” diye anlattı.
“Eşinizle evlendiğinizden beri sevişmek istemediğinizi söylediniz, peki, evlenmeden önce nasıl bir ilişkiniz olduğundan aranızdaki cinsel yakınlaşmanın nasıl olduğundan söz edelim” dedim.
“Evlenmeden önce ona dokunmaktan, onunla öpüşmekten çok zevk alıyordum. Ama hiç tam anlamıyla sevişmedik, yani hiç yatmadık” dedi, yine söylediklerinden utandığını belli eden bir yüz ifadesiyle konuşarak.
“Bu durumda ilk cinsel birleşmeniz evlendikten sonra oldu ve siz o cinsel birleşmeden sonra eşinizle sevişmek istememeye başladınız, diyebilir miyiz?” deyince, “Evet, tam olarak öyle oldu. İlk gecemizde eşim boşaldı ama ben hiçbir zevk almadım” dedi.
“İlk kez cinsel ilişki yaşayacağınız için korku ya da endişe duymuş olabilir misiniz?” dediğimde, “Hayır!” dedi ve “Korku ya da endişe değil, büyük bir hayal kırıklığı yaşadım” diye kızgın bir sesle devam etti. “Çünkü eşimin penisi küçktü. Onu görünce tüm isteğim ve hevesim kaçtı, eşim boşaldı ama ben hiç zevk almadım. O günden sonra da ona karşı hiçbir cinsel istek duymadım.”
Önce, Suzan’a eşinin penisinin boyunun ne kadar olduğunu sormayı düşündüm ama bunun onu daha çok utandıracağını sezerek konunun odağını eşinin penisinin boyu yerine penis ve vajinanın yapısı ve cinsel ilişkideki rollerine yönlendirmenin daha uygun olacağına karar verdim.
Suzan, o güne kadar edindiği kulaktan dolma bilgiler ve izlediği porno filmlerde gördüğü erkeklerin hepsinin penisinin uzun olması nedeniyle eşinin penisinin kısa olduğunu düşünmüştü. Yaşadığı hayal kırıklığı yüzünden kendini kötü hissetmiş, Taner’le sevişmek istememişti. Taner’in boşalıp rahatlamasını seyretmiş ama kendisi boşalamamıştı. Üstelik Taner’in penisinin kısa olmamasına rağmen kendisinin boşalıp onu tatmin edememesine kızmıştı. O günden sonra da eşinin penis boyu onda bir takıntı haline gelmiş, ona karşı cinsel isteği azalmıştı. Çünkü Suzan da birçok kişinin cinsel hayatını karartan bir hurafeye, yani cinsel ilişki sırasında eşlerin tatmin olması, boşalması ve orgazmı için penisin uzun olması gerektiğine inanıyordu. Suzan'ın söylediğine göre kocasının penisi 15 santimdi...
Suzan gençliğinde arkadaşlarından çok etkilenmişti ve şöyle düşünmüştü: "Benim için penis boyu son derece önemli. En az 20 santim olmalı... Ancak büyük penisli bir erkek bana kadınlığımı hissettirebilir. İzlediğim porno filmlerdeki erkeklerin penisi gibi kesinlikle büyük olmalı ve beni mutlu etmeli! Fantezi olarak çok büyük olsun istiyorum ama gerçek hayatta o kadar büyüğüyle nasıl başa çıkabilirim bilemiyorum ama hayallerimi hep bir zenciyle sevişmek süslüyor, adamlar çok seksi ve büyük penisli... Bamya gibi küçük penisli bir erkekle asla yapamam! 'Büyü de gel yavrum' der, arkama bile bakmadan onu terk ederim..." Ama kocasını terk edememişti, onunla mutlu da olamamıştı... Oysa, yapılan fizyolojik çalışmaların açıkça ortaya koyduğu gerçek çok farklıdır. Normal penis boyu sert haldeyken ortalama 9-14 cm arasındadır. Penisin 8 santimden kısa olması cinsel ilişkinin gerçekleşmesi için çoğu zaman yeterli olmazken, çok uzun olması da  cinsel ilişkinin konforunu bozabilir. Vajina ise, yaklaşık 9-10 cm uzunluğunda, tüp biçiminde ve içine giren penisin büyüklüğüne göre esneyip, uzayabilen bir organdır. Kadının cinsel ilişkiden haz alması vajinanın ilk 3 cm’lik kısmındaki kaslar ve sinirler sayesinde olur. Yani kadın vajinasının girişteki ilk 3 santimlik kısmını hissedebilir, geriye kalan kısımlardan haz almaz. Ayrıca kadının boşalması ve orgazmında en önemli rol, vajina iç dudaklarının üst kesişim noktasında bulunan klitorisindir. Klitoris erkeklerdeki penisin kadınlardaki karşılığıdır ve kadınların en hassas bölgesidir. Klitorise yapılan basınç ve uyarı ile boşalma ya da orgazm geçekleşir. Kadınlar "klitoral boşalma" ve "vajinal boşalma" olmak üzere iki tür boşalma deneyimlerler. Klitoral boşalma doğrudan klitorise yapılan baskı ile daha kısa sürede gerçekleşir. Vajinal boşalma ise, ya erkeğin penisinin vajinaya girip çıkarken klitorise yaptığı baskı ya da penisin vajinanın içerisindeki hareketi sırasında, vajinanın giriş kısmındaki kas ve sinirlerin klitorise yaptığı uyarılar ve vajina içindeki G noktasının uyarılması sonucunda oluşan "dolaylı" klitoral boşalmadır. Bu nedenle klitoral boşalma ile vajinal boşalma fizyolojik olarak aynıdır ama duygusal olarak hissedilenler ve alınan zevk açısından farklıdırlar. Çünkü vajinal boşalmada partneri ile birlikte olmak, onunla tamamlanıp bütünleşmek kadına çok daha yoğun duygular yaşatır.
Alman asıllı jinekolog Dr. Ernest Grafenberg "G noktası" terimini ilk kez kullandı ve kadınların sadece klitoris yoluyla uyarlamayacağını, vajinanın girişinden yaklaşık 3 cm içerisinde ön duvarı boyunca uzanan ve uyarıldığında ciddi bir haz doğuran G noktasının uyarılmasının da boşalmaya etkili olabileceğini savundu. Bu nedenle G noktası hakkında Suzan'a bilgi verdim ve sevişme sırasında nasıl uyarılacağını anlattım: "G noktanızı önsevişme sırasında eşiniz işaret ve orta parmaklarını kullanarak uyarabilir. Eşiniz parmaklarıyla vajinanızın içerisinde yukarı doğru, 'gel gel' işareti yapar gibi baskı uygulayabilir ve ön vajinal duvarınızın birkaç santimetre üstüne yoğunlaşabilir. Ritmik ve darbeli hareketlerle başlayıp, iki parmağını birden kullanabilir. Aldığınız haz yoğunlaşmaya başlayınca bu hareketlere, küçük, dairesel hareketleri de katabilir. Her varyasyon, aldığınız zevkin biçimini değiştirecektir, eşinizin dokunuşlarına odaklanın.” Suzan anlattıklarımı ilgiyle dinledi, boşalmanın nasıl olacağına ve kendisinin neler yapması gerektiğine dair sorular sordu...
"Kadının cinsellikten keyif alabilmesi ve cinsel doyum yaşayabilmesi için ilk önce (1) yatakta bedeninden önce iltifatlarla ve alıcı gözle bakılarak ruhunun okşanması, romantizm ihtiyacının giderilmesi, dinlenmesi, anlaşılması ve seks dışında da dokunulması gerekir. Yani görüldüğü gibi kadın için seks yataktan önce başlar. Sonra (2) yavaşça ve nazikçe tüm vücudunun okşanması ve ardından klitorisinin uyarılması önem taşır. Daha sonra (3) cinsel ilişki sırasında kadının vajina girişine ve orada penisin gidip gelişine odaklanması, beş duyu ile sevişmesi ve zamandan koparak anın tadını çıkartması gerekir. Bu sırada (4) "köprü" yapılmalıdır, penis vajina birlikteliği sırasında pozisyon uygunsa klitoris uyarılmalıdır yani penis içindeyken kadın kendi kendine klitorisiyle oynamalı veya erkek klitorisi uyarmalıdır. En sonunda (5) kadın vücudunda artan "istemsiz" gerginliği fark edince "istemli" olarak vücudunu kasmalı ve benim "sıçrama" adını verdiğim kasılmayı arttırmalıdır. Görüldüğü kadının boşalabilmesi veya orgazm olabilmesi için tek başına erkeğin yaptıkları yetmez ve penis boyu da önemli değildir, penisin vajina girişi uyarması ve kadının da boşalmak için sorumluluk alması gerekir..." Suzan anlattıklarımı şaşkınlık ve ilgiyle dinledikten sonra “Taner’i çok seviyorum, Onunla mutlu bir evliliğimiz olsun istiyorum. Bunun için ne yapmam gerekirse hazırım” dedi, gözlerinden akan damlaları silerken...
Suzan'a eşinin penisini önündeki küçük bir organ olarak görmemesi gerektiğini de söyledim, çünkü erkeğin tüm bedeni, söyledikleri, seçimleri ve davranışları penisidir. Ayrıca vajinanın giriş kısmına ve klitorisine odaklanarak zevk almayı denemesini önerdim.
Susan, sonraki görüşmemize çekingenliğini atmış, rahatlamış ve çok daha mutlu bir halde geldi. Söylediklerimi iyice düşündüğünü ve eşiyle cinsel ilişkiden zevk almaya odaklanarak seviştiğini ve her defasında da boşaldığını anlattı.
Suzan’ın eşinin penisinin küçük olduğunu düşünerek yaşamaya başladığı cinsel isteksizlik sorununun temelinde aslında pek çok çiftin yaşadığı başka sorunlar vardı. Cinsel bilgisizlik, cinsel hurafeler, cinsel tecrübesizlik ve kardeşleri... Bu nedenle kadınlar kendi bedenlerini tanımadıkları, cinsel hazzı nasıl aldıklarını ve nelerden hoşlandıklarını bilmedikleri için partnerlerini yönlendiremezler, bu yüzden de boşalamazlar. Kadınların boşalması ve orgazmı büyük ölçüde (1) romantizmin erotizme dönüşmesiyle, (2) klitorisin uyarılmasıyla, (3) vajina girişindeki dolgunluğa odaklanılmasıyla, (4) sıçrama yapılmasıyla ve (5) köprü oluşturulmasıyla gerçekleşir. Erkekler de cinsel ilişki sırasında partnerlerini mutlu etmeye, cinsel performanslarına ve penis boyuna fazlasıyla kafayı takarlar ve sadece penis-vajina ilişkisine odaklanırlar. Oysa kadının ruhunu okşayıp klitorisini de uyardıklarında zaten kadınlar rahatlıkla boşalabilirler.
Bu öykü bize "Penisin boyu değil işlevi önemli" atasözümüze yeni bir ekleme yapma fırsatını verdi; "Önemli olan büyüklük değil, gerektiğinde büyüyebilmek, bir süre büyük kalabilmek..."

31 Ekim 2015 Cumartesi

TOM FORD VE KOKULARIN GİZEMLİ DİLİ

           Koku alma, beş duyumuzdan biridir ve belki de bizde diğer duyularımızdan daha gizemli ve daha derin izler bırakır. Geçmişimizle bugünümüz arasında görünmez ama hissedilir bir köprü kurar. Koku duyumuz beynimizde limbik sistem adı verilen bir merkezde işlenir. Bu merkez aynı zamanda hafızamızın ve duygularımızın işlendiği merkezdir. Koku duyusu dışındaki tüm duyulardan gelen uyarılar, bilişsel bir süreçten geçirildikten sonra limbik sisteme gönderilerek hafızaya alınır. Sadece koku duyumuzun uyarıları hiçbir bilişsel aşamadan geçmeden doğrudan limbik sisteme gönderilir ve hafızamızda serbest bir duygusal alan içinde hareket ederler. Bu sayede kokular duygularımızla daha yoğun ve güçlü bir bağ kurar ve böylece bir “koku hafızası” oluşur. Yani koku hafızası birbirine sıkı sıkı bağlı koku-duygu ilişkilerinden oluşur. Koku hafızamızda kayıtlı bir kokuyu aldığımızda o kokunun bağlı olduğu duygu harekete geçer. İşte bu yüzden bazı kokular hafızamızda öyle bir yer eder ki, bir ömür unutulmaz. Biz unuttuğumuzu sanırız ama onlar bir yerden çıkar gelir. Küçücük bir koku, çocukluğumuzu geri getirir! Örneğin; oyun oynarken yiyebildiğimiz salçalı sıcak ekmeğin kokusu... Kokladığımızda mutlu olduğumuz gazoz kapağı kokusu ya da bir sınıfa girdiğimizde her an sözlüye kalkacakmışız hissini yaşatan sınıf kokusu ve çocukluğumuzun klasik pazar günlerini hatırlatan yıkanmış çamaşır ve sabun kokusu... Koku hafızası kalıcıdır çünkü koku en güçlü ve en acımasız hatırlatıcıdır! Kimi zaman mutluluk verici kimi zaman da hüzünlendirici özelliğiyle koku hafızası, insanda umulmadık etkiler yapabilir. Kokuların dilleri vardır, konuşmazlar ama hissettirirler, çoğu zaman, karanlıkta kalmış gerçekleri açığa çıkarılar, bilinmeyenleri bilinir yaparlar… Gizlilik ilkesi doğrultusunda kimliğini ve öyküsünün detaylarını çok ciddi ölçüde gizlediğim, bazı durumlarda başka danışanlarımın öykülerinden eklemeler yaptığım, kurgusal sahneler oluşturduğum ve Orçun adıyla anacağım bir danışanımın hikâyesi de kokuların gizemli dilinin neler anlattığına dair çarpıcı bir örnek…
Orçun’la ilk görüşmemizi eşi ile birlikte ofisime geldiklerinde yaptık. Eşi Oya yirmili yaşlarda, ince ve uzun bir kadındı, düz sarı saçları vardı. Siyah etek ile beyaz ipek gömlek giymişti. Orçun da aynı yaşlarda görünüyordu, o da ince, uzun bir adamdı, havalı siyah bir takım elbise giymişti. Hüzün dolu, gergin bir hali vardı, bakışları sertti ya da öyle olmasına inandığı için sertleştiriyordu, sanki yorgunluktan ve uykusuzluktan avurtları çökmüş, yalnızca kemik, sinir ve deriden ibaret gibiydi. Odamdan içeri girdiğinde hızla yayılan parfümünün kokusu, yaklaştığında genzimi yakmıştı. Bu kokuyu biliyordum, Tom Ford’du…
Orçun, içeri girer girmez “Merhaba, artık sizi aramak zorundaydım” dedi. Sesi kaygılı ve ürkekti. Karşıma oturduklarında her ikisinin de vücut dili “Burada ne işimiz var? Hem para verip hem de kendimizi utandıracağız ama artık geldik, yapacak bir şey yok, kaderimize razı olalım” der gibiydi.
“Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorduğumda, Orçun sanki az önce aklımdan geçenleri duymuşçasına, “Tom Ford” dedi. Adını söylüyor gibiydi. “Müthiş baharatlı, tatlı bir parfüm, kesinlikle vazgeçilmez, inanılmaz… ‘Seks sence nasıl kokuyor?’ diye sorsalar 'Tom Ford gibi' derim, öylesine güzel anlayacağınız. Bir rivayete göre sadece Tom Ford için yetiştirilen siyah orkidelerden üretiliyormuş. Orkideler narin, cazip güzellikte, egzotik görünüşlü çiçekler. Dünyanın en kıymetli çiçeklerinin başında yer alıyor. Kokusu odaya dolduğu an burnunuzdaki her koku reseptörünü ele geçiren klâs, lüks ve şehvetli bir parfüm, tenin doğal kokusunu arttırıyor, geçmiş zamanların gizemli kokularını çağırıyor. İlk başta ağır kokuyor ama sonra enfes bir şeye dönüşüyor. Uniseks bir parfüm olduğu için eşimle birlikte kullanıyoruz…” 
 
Oya, Orçun’un sözünü keserek gergin bir şekilde konuşmaya başladı: “Evet, gerçekten sorunumuz işte bu… Orçun çevresine katlanılmaz ölçüde kötü bir koku yaydığına inanıyor. Sürekli sıkıntılı ve huzursuz. Bazen vücudundan dışkı kokusu yayıldığını düşünüyor, başı ağrıyor, bazen göğüs ağrısı ve uykusuzluk yaşıyor, bu nedenle vücudunun kokusuyla ve Tom Ford parfümü ile aşırı meşgul oluyor. Hem Tom Ford’a çok para harcadığımız için hem de hala kötü koktuğuna inandığı için kendini suçluyor, aşağılıyor. Ama ben Tom Ford sıkmadığında da bir koku almıyorum. Gerçekte var olmayan bir koku için sık sık benden ve yakın çevremizden özür diliyor, seks yapmaktan ve bana dokunmaktan kaçıyor, parfümsüz sevişemiyoruz, sevişmemiz de 3 ayda bir oluyor, sürekli dişlerini fırçalıyor, saat başı Tom Ford sıkıyor, her fırsat bulduğunda iç çamaşırlarını ve elbiselerini değiştirerek olmayan bir kokudan kurtulacağını düşünüyor. Defalarca doktorlara gittik. Sonunda kulak burun boğaz uzmanı problemin psikolojik olduğu söyledi ve sizi tavsiye etti” dedi.
Orçun sabırsızlıkla karşılık verdi: “Durum Oya’nın anlattığı kadar basit değil. Sanki büyük tuvaletimi yaptıktan sonra kokusu genital bölgemden tüm vücuduma yayılıyor, iç organlarımı istila ediyor. Sonra da başım ve gözlerim ağrımaya başlıyor, kasıklarımda kasılma oluyor ve göğsümde de şiddetli bir ağrı hissediyorum. Bunların hepsinin nedeni bu koku…” Konuşurken yüzünde yine o kötü kokuyu duyuyormuş gibi nahoş bir ifade vardı.
Orçun vücudundan yayıldığını düşündüğü kötü koku yüzünden evden dışarı çıkamadığını, çıkmak zorunda kalırsa toplu taşıma araçlarını kullanamadığını, kimseyle görüşemediğini, günde 5–6 kere banyo yapıp iç çamaşırlarını değiştirmek zorunda kaldığını ve burnuna gelen kötü kokuyu sık sık Tom Ford sıkarak bastırabildiğini anlattı. Bu kokudan kurtulmak için çareler aradığını, sürekli internette araştırmalar yaptığını söyledi. İnsanların bu sorudan artık bıktıklarını bilmesine rağmen ailesine ve sınırlı sayıdaki arkadaşına sürekli kokuyu alıp almadıklarını sorduğunu, çünkü bu kokuyu aldıklarını söylemeseler de vücut dilleriyle kokuyu hissettiklerini belli ettiklerini söyledi.
Bu çift bende yavaş ilerlemem gerektiğine dair bir tedirginlik yaratmıştı. Oya'nın konuşması mantıklıydı, umutsuzluğunu ve kaygısını ifade ediyordu. Orçun ise dış görünüşüyle çok tezat bir şekilde utanç duygusu ve kaygısını güçlükle kontrol altında tutuyor gibiydi, göz teması kurmaktan kaçınıyordu, içe kapanık ve moralsizdi. Orçun sessiz kalınca Oya konuşmaya başladı: “Cem Beye geçmişinle ilgili bilgi vermelisin, geceleri neredeyse hiç uyumuyorsun, sürekli sinirlisin hayatım. Yoruldum artık. Senden çok şey istemiyorum ki Orçun! Sadece artık normal bir hayatımız olsun istiyorum. Evden çıkalım, birlikte gezelim istiyorum” diyerek ağlamaya başladı.
Bir süre Oya’nın ağlayıp sakinleşmesini bekledikten sonra, Orçun’a döndüm. “Evet, Orçun Bey bu kötü kokuyu ilk kez ne zaman almaya başladığınızı hatırlıyor musunuz?” diye sordum.
Orçun çekingen ve kontrollü bir şekilde konuşmaya başladı: “28 yaşındayım. Bilgisayar mühendisiyim ama bir işte çalışamıyorum. Evde web sitesi tasarımı yapıyorum. 18 yıl önce babamı feci bir trafik kazasında kaybettim. Babamın ölümünden sonra annemle yalnız yaşamaya başladığımda 10 yaşındaydım. Bir anda evin erkeği oluverdim. Bu bana çok ama çok ağır geldi…”
Bu sırada Oya, “Orçun asıl meseleye gelir misin, zamanımız kısıtlı” diyerek araya girdi. Orçun buna çok sinirlense de belli etmemeye çalışarak devam etti: “Kokuyu 23 yaşındayken hissetmeye başladım. O yıl annemi kaybettikten sonra nefes almakta zorlanıyordum, aşırı öfkeliydim, her şeye kolayca sinirleniyordum. Geceleri uyuyamıyordum, sürekli huzursuz, endişeli ve korku içindeydim. Sık sık soğuk soğuk terliyor, hemen ardından ani bir sıcak basması yaşıyordum. İnsanlardan uzaklaşmıştım ve her şeye karşı isteksizlik duyuyordum. Bu yakınmalarım geçtikten sonra vücudumdan kötü bir koku yayıldığını fark ettim. Bu nedenle kendimi eve kapattım. Kokuyu giderebilmek için saatlerce banyoda kalıyordum. O yıl bilgisayar mühendisliğinde okuduğum üniversite eğitimime ara vermek zorunda kaldım, kaydımı dondurdum. Artık okula ve eskiden sürekli gittiğim mekânlara gidemiyordum. Eve gelen arkadaşlarımın ve akrabalarımın benden tiksindiklerini hissediyordum. Bu bana büyük bir utanç veriyordu ve çok acı duyuyordum…”
Orçun susup, yere bakmaya başladı. Alnından şakaklarına doğru akan teri, cebinden çıkardığı bir mendille sildi. Bir süre bekledikten sonra “Şimdi Tom Ford sıkmamış olsaydınız, bu odada nasıl bir koku duymamdan endişe edeceğinizi merak ettim” dedim.
Orçun utangaç ve çekingen bir tavırla, “Dışkı gibi bir koku ama bazen nasıl anlatsam sanki farklı olabiliyor ama tarif edemiyorum… Bu kokunun ben duymadığım zaman bile sürekli olduğunu ve her yere yayıldığını düşünüyorum” dedi. Tanı koymak ve tedavi stratejisini belirlemek için daha fazla şey bilmem gerekiyordu. Bu nedenle Orçun ve Oya'ya yaşadıkları sorunu daha ayrıntılı dinleyerek anlayabileceğimi ve tedavi seçeneklerini oluşturabileceğimi söyledim. Orçun'a haftada 2 kez tek başına düzenli olarak görüşmeye gelmesini tavsiye ettim, ikisi de teklifimi kabul etti.
O hafta Orçun ile ilk görüşmemizi yaptık. Onu daha fazla açıklama yapmaya teşvik edecek şekilde yönlendirdim, o da yaşadıklarını anlatmaya başladı... Orçun bu sorunu nedeniyle bana gelmeden önce defalarca çeşitli doktorlara gitmiş, tetkikler yaptırmış ama hissettiği koku ve nedeni konusunda hiçbir somut sonuç elde edememişti. Üniversiteyi bitirince ailesi evlenmesi için baskı yapmış, bu haliyle evlenemeyeceğine, kadınların kendisini istemeyeceğine inandığı için teyzesinin kızı Oya ile evlendirilmişti. Öğretmen olan Oya'nın maaşı, Orçun'un babasından kalan dükkânın kira geliri ve web tasarımı ile geçinmeye başlamışlardı. Sıklıkla dermatoloji ve kulak burun boğaz polikliniklerine gitmeye devam etmişlerdi. Bana başvurmadan iki ay önce yani annesinin ölüm yıl dönümünde Orçun iyice içine kapanmış, Oya ile neredeyse hiç konuşmaz olmuştu. Uykusuzluk sorunu artmış, gününün çoğunu yatak odasında perdeleri çekip oturarak geçirmeye başlamıştı. Yalnızca gece geç saatlerde dışarı çıkarak tek başına dolaşıp eve geliyor, az yemek yiyor, bir işe yaramadığını ve insanları üzdüğünü düşünüyormuş. Yaydığını düşündüğü koku nedeniyle duyduğu utanç duygusu tahammül edilemez hale gelmiş, hatta intiharı düşündüğü zamanlar bile olmuştu. Ama içinde bu kokudan kurtulacağına dair bir umudu hep canlı tutmuş ve kendini bu yönde telkin etmeye çalışmıştı.
Orçun, sosyoekonomik düzeyiyle uyumlu bir şekilde bakımlı ve iyi giyimliydi. Benimle konuşurken ara sıra göz teması kurabiliyordu. Alçak sesle, tane tane konuşuyordu, duygu durumu elemliydi, düşünce süreci düzenliydi, düşünce içeriğinde koku hezeyanı ile uyumlu yetersizlik düşünceleri, utanç ve suçluluk duyguları vardı, yakın, uzak ve tespit belleği normaldi ama dikkati ve konsantrasyonu biraz düşüktü, soyut düşünce yetisini koruyor gibiydi, ancak gerçeği değerlendirme ve yargılama yetisi koku hissettiği anlarda kısmen bozulmuş görünüyordu.
Değerlendirme görüşmelerinde Orçun ile hissettiği koku ve bununla ilgili duygu ve davranışları üzerine uzun uzun konuşmaya devam ettik ve sonunda Orçun’un çevresine katlanılmaz derecede kötü bir koku yaydığına inandığı bir psikiyatrik bozukluk yaşadığından emin oldum. Orçun sanki bir tür halüsinasyon (gerçekte olmayan fakat kişinin sahip olduğu beş duyu organından herhangi bir tanesiyle algıladığını sandığı durumlar) durumu yaşıyordu. Orçun'un koku halüsinasyonlarının süresi bazen 5–10 dakika sürüyordu ama çoğu zaman saatlerce devam edebiliyordu. Orçun bazen nahoş kokuyu kendisinin hissetmediğini ancak başka insanların tutumlarından ve davranışlarından bunu anladığını söylüyordu. Kokuya hiçbir açıklama getiremediğini ama ara sıra dışkı kaçırma, osurma, aşırı terleme veya diş sorunlarıyla ilgili olabileceğini düşündüğünü vurguluyordu.
Orçun'un anlattıkları, bu vakanın olfaktör referans sendromu (ORS) tablosuna uygun olduğunu gösteriyordu. Bu sendrom, kişinin başka insanları rahatsız edecek şekilde vücut kokusu yaydığına gerçekten ve yürekten inandığı bir psikiyatrik bozukluktu... Orçun bir tür hezeyan içindeydi. Belli bir dönmede ve toplum içinde gerçeğe aykırı düşünceyi tanımlamak için kullanılan hezeyanlar, yanlış ama sağlam ve kolay değiştirilemez düşünce ve inanışlardır. Yani başka insanların inançlarını önemsemeden, var olan düşüncenin hatalı olduğuna dair kesin deliller olmasına rağmen dış gerçeklikten yanlış anlamlar çıkartmaya dayalı yanlış inançlardır. Delüzyon, sanrı, paranoya terimleriyle de ifade edilen hezeyanlar, şizofreni, depresyon, demans (bunama) gibi psikolojik ve nörolojik rahatsızlıkların belirgin belirtilerindendir. Orçun’un yaşadıkları tıbbi bir sorundan kaynaklanmıyordu. Çünkü daha önce gittiği doktorlar tüm ihtimalleri gözden geçirmiş ve yapılması gereken tüm tetkikleri yapmışlardı. Bu nedenle Orçun'un hissettiği kokunun gerçek olmadığını, “psikolojik bir koku” olduğunu tahmin ettim. Bu tablo, depresyon olabilirdi, stres olabilirdi ya da başka pek çok şey olabilirdi. Ancak koku duyması altta yatan bir psikoza yani geçici olarak gerçeklerden kopmaya işaret ediyor da olabilirdi. Çoğu psikotik kişi gibi Orçun da kafasının içinde olup bitenleri bana rahatça anlatamayacak kadar savunmacıydı, kafası çok karışıktı. “Sanki zihninizin unuttuğu bir şeyler var, bedeniniz ve kokular size bunu hatırlatmaya çalışıyor gibi…” dediğimde yüzündeki korkuyu görünce bunu anlamıştım.
Orçun için şizofreni veya psikoz tanısı olası görünmüyordu çünkü hem ailesinde şizofreni öyküsü yoktu hem de şizofreninin tipik özelliklerini tam olarak göstermiyordu, depresyona işaret edebilen gerginlik, öfke ve içine çekilme yaşıyordu. Ancak ofisimde yaptığımız konuşmalar bana psikotik atağın kıyısındaki biri olduğunu çağrıştırıyordu. Doğru tanıyı koyabilmem için Orçun'un kafasından neler geçtiğini (düşünce), neler hissettiğini (duygu), zihnine ne tür görüntüler geldiğini (imaj), neler yaşadığını (anı), vücudunda neler olduğunu (fiziksel duyumlar) ve neler yaptığını (davranış) daha iyi anlamalıydım.
ORS’li kişiler vücut kokularıyla aşırı meşguldürler ve şizofrenli kişilerden farklı olarak, bu durumun kendilerine dışarıdan dayatıldığını öne sürmezler, tam aksine, kendilerini suçlarlar, sıklıkla toplum içine çıkmazlar, sosyal ve meslekî etkileşimlerini kısıtlarlar. Bugüne kadar bir dizi başka tıbbî durumlarda da kişisel kokusuyla aşırı derecede ilgilenen kişiler görmüştüm. Ancak sadece koku aşırı uğraşısıyla giden bir klinik durumu, şizofreni, depresyon veya temporal lob epilepsisinde (sara hastalığı) görülen koku alma ve kokuyla ilgili belirtilerden ayırmak gerektiğini biliyordum. Bu ayırımda kişinin kokudan kendini sorumlu tutması, utanç ve sıkılmayla birlikte pişmanlık duyması, aşırı yıkanması, insan içine çıkamaması, sık sık giysi değiştirmesi ve sosyal ilişkilerden kaçınması, dikkat edilmesi gereken önemli noktalardır. Ayrıca ORS çozu zaman zayıf içgörülü takıntı zorlantı bozukluğuna (obsesif kompulsif bozukluk) veya sosyal fobiye yakın bir klinik tablo sergiler. Çünkü hem kişi sosyal ilişkilerden uzak durur hem de sürekli kokudan temizlenme davranışları sergiler.
ORS genellikle erken yaşlarda başlar, bekâr erkeklerde daha yaygın olarak görülür ve psikozlu kişilerden gerçekliği değerlendirme yetisinin sağlam oluşuyla ayrılırlar. Psikoz kişinin gerçeklikle alakasını koparan akıl hastalıklarının genel adıdır. Psikozlar basit ve birkaç gün süren kısa psikozlardan bazen bir ömür boyu devam edebilen şizofreniye kadar çok fazla sayıda hastalık türünü ihtiva eder. Şizofreni işlevselliğin önemli derecede bozulduğu, duygu, düşünce ve davranış bozukluklarının görüldüğü, gerçeklikle uyuşmayan bulgularla belirlenen, nedenleri bilinmeyen bir bozukluktur. Orçun’un ayırıcı tanısında, hezeyanı ile ilgili alanlar dışında işlevselliğinin bozulmamış olması, anlamsız saçma sapan konuşma, hiç hareket etmeden durma, hareket etmeye karşı direnç gösterme, garip pozisyonlar alma, söylenen sözleri ve yapılan hareketleri tekrar etme, zaman zaman aşırı, amaçsız hareketler yapma gibi ileri derecede dezorganize veya katatonik davranışları ya da bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın, alınan bir sanının varlığına inanma şeklinde diğer halüsinasyonlarının bulunmaması nedeniyle psikoz tanısının dışında kaldığı açıktı. Psikotik kişiler halüsinasyon görebilir, yani gerçekte olmayan kokuları veya sesleri duyabilir, düşüncelerinin radyodan yayınlandığına inanmak gibi daha tuhaf deneyimler yaşarlar, bazen kafalarında iki ya da daha çok kişi arasında geçen konuşmaları duyarlar, kimsenin göremediği görüntüleri görebilirler. Ayrıca kuruntuları, yani hatalı birtakım sabit inanışları vardır ve bunlar, hiç kimsenin duymadığı bir kokuyu duymak, MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) tarafından izlendiğini düşünmek gibi paranoyak inanışlardan tutun da ünlü bir film yıldızı, hatta Mesih olduğuna inanmak gibi görkemli fikirlere kadar değişiklik gösterebilen çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir.
İnsanı pek çok şey psikotik yapabilir. Bu yüzden öncelikle tıbbi hastalık ihtimallerini gözden geçirmek sonra diğer psikiyatrik rahatsızlıkları değerlendirmek gerekir. Orçun, üroloji, dâhiliye, dermatoloji, kulak burun boğaz doktorlarına gitmiş, yapılan muayene ve tetkikler sonucunda duyduğu kokuyla ilgili herhangi bir patoloji saptanmamıştı. Ancak Orçun kokunun olduğu konusunda ısrarcı olunca, doktorlar tarafından ona psikiyatrik değerlendirme önerilmiş ve bana gelişi bu yönlendirmeyle olmuştu. Çoğu zaman kuruntuların veya hezeyanların yapısı ayırıcı tanıda önemlidir. ORS’li kişiler depresyonun bedensel belirtilerini göstermezler, yani gelişme ve beslenme gibi yaşamsal faaliyetlerini rahatlıkla devam ettirirler, depresyonlu kişiler de koku nedeniyle “pişmanlık tepkisi” duymazlar. ORS’de görülen depresyon çoğu zaman koku halüsinasyonuna bir tepki olarak ortaya çıkar. Öfkesini kendine döndürmüş olan depresyonlu kişilerde genelde somatik kuruntular görülür. Yani kişi geçmişin kötü, şimdinin kötü ve geleceğin de kötü olduğuna, vücudunun bir şekilde hastalıklı, anormal ya da değiştirilmiş olduğuna inanır. Kimi zaman korkunç bir suç işlemiş ve ağır biçimde cezalandırılması gerekiyormuş gibi abartılı pişmanlık, suçluluk ve günahkârlık duyguları yaşar.
Orçun’un koku duymaya başladığında ortaya çıkan ve 3 ay süren, son iki ay içinde tekrarlayan depresif atakları vardı. Manik (taşkınlıklar içeren) ya da hipomanik (psikolojik ve bedensel olarak normalin üzerinde bir canlılık sergilenmesi) bir dönemi olmadığı için bipolar bozukluk tanısına uygun değildi.
Koku yaydığı düşüncesinin hezeyan boyutunda olması, bu durumda obsesif kompulsif bozuklukta sıklıkla beklenen sürekli ve tekrarlayan yıkanma davranışları, başka takıntıların, sıkıntıyı azaltmak için yapılan ve çoğu zaman mantıksız olan hareket veya düşüncelerin olmaması ve bu durumu saçma olarak nitelememesi nedeniyle içgörülü obsesif kompulsif bozukluk tanısı da dışlanmış oluyordu.
Epilepsi, genellikle şuur kaybı ile birlikte olan ve nöbetlerle giden bir sinir sistemi hastalığıdır. Bir epilepsi nöbeti beyin fonksiyonlarında kısa süreli bir bozukluk olarak tariflenebilir. Bir grup beyin hücresi ani olarak elektrik deşarjı göstermekte ve nöbet ortaya çıkmaktadır. Nöbeti başlatan asıl sebebin sinir hücreleri arası akım geçişiyle vazifeli maddeler arası dengesizlik olduğu sanılmaktadır. Özellikle temporal (şakak) lob epilepsisi olan kişilerde psikiyatrik bozukluklara sık rastlanmaktadır. Çünkü bellek, öğrenme, duygusal denge ve sosyalleşme konuları temporal bölgenin çalışması sonucu ortaya çıkan özelliklerdir. Burası deneyimlerin ana merkezidir. Bu nedenle bazen temporal bölgeden kaynaklana epilepsi nöbeti sonrası geçici psikotik durumlar da ortaya çıkabilir. Orçun’un böyle bir epilepsi atağı hiç olmamıştı.
Antipsikotik ilaçlarla deneme tedavisi çoğu zaman psikozda görülen savunmacılığın, paranoyanın ve halüsinasyonların bir kısmını ortadan kaldırır. Ben de Orçun'un koku duymasını ve yaşadığını depresyon atağını ona ilaç tavsiye etmek için bir fırsat olarak gördüm. Bu sayede ona rahatsızlık veren psikolojik belirtilerini iyileştirebilir, onu psikoterapiye daha uygun duruma getirebilirdim.
Orçun’a, “Sizin yaşınızdaki genç bir erkeğin daha keyifli bir hayat yaşaması, düzenli seks yapması ve sosyal ilişkiler kurması gerekir” dedim ve devam ettim. “Orçun Bey ben sizin psikoterapistiniz olarak kalmayı, sizi ve yaşadıklarınızı anlamak için bu odada sizi dinliyor olmayı istiyorum. Hem psikoterapistiniz hem de size ilaç yazan hekiminiz olamam. Bu nedenle sizi birlikte çalıştığım bir psikiyatri hekimine ilaç tedavisi için yönlendirmek istiyorum. Kendisine izniniz olursa durumunuz hakkında bilgi vereceğim ve size daha iyi bir yaşam sürebilmeniz için ilaç vermesini ve ilaçlı tedavinizi yapmasını tavsiye edeceğim. İlacı kullanınca muhtemelen daha az stresli hissedeceksiniz ve sosyal ortamlarda daha rahat olabileceksiniz” dedim. Orçun teklifimi kabul etti. Hekim arkadaşımı aradım ve Orçun hakkındaki düşüncelerimi paylaştım, o da kendi yaptığı psikiyatrik değerlendirmeden sonra aynı fikirde olduğumuzu söyledi ve Orçun'a şizofrenisi olan kişilerin tedavisinde yarar sağlayan nöroleptik (kayıtsızlık ve sakinleşme yapan) özelliklere sahip antipsikotik ve sosyal kaygıları için bir antidepresan ilaç yazdı. Orçun hekim arkadaşıma “İlaç kullanmaktan nefret ederim! Ayrıca ben deli değilim. İlaçların aklımı başımdan almasından, geçmişteki acılarımı bana tekrar yaşatmasından, annemi ve babama ait duygularımı ortadan kaldırmasından korkuyorum” demiş. O da “Çok düşük dozlu bir şey bu… Hem alışkanlık yapan türdeki ilaçlardan da değil” diyerek rahatlatmaya çalışmış. Ben de Orçun'u “Koku duymanızı ve stresi azaltmaya da yardımcı olur” diyerek ilaçlarını kullanması yönünde telkin vermeye çalıştım ve birkaç gün sonra beni arayıp nasıl gittiğini haber vermesini istedim.
Hafta boyunca Orçun'dan haber alamayınca ilacı kullanıp kullanmadığını ve ilaç tedavisinin iyi gidip gitmediğini merak ettim. Bunun yanıtını ancak bir sonraki randevusuna gelirse öğrenebilecektim.
Sonraki haftanın başında Orçun geldiğinde ilk sorum, “İlaç tedavisi nasıl gidiyor?” oldu.
“Fena değil. Daha iyiyim” diye yanıtladı.
“Bir fark hissettiniz mi?” diye sordum.
“Eh, eskisi kadar koku duymuyorum ve dışarı çıkabiliyorum. Oya ile aramız daha iyiye gidiyor, moralimin de daha iyi olduğunu söylüyor, uzun bir aradan sonra ilk defa seks yaptık” dedi.
 Psikiyatrik ilaçların ilk etkilerini genelde kişinin kendisinden çok yakınları fark eder. Duyduğum şey ilaçların işe yaradığına dair iyi bir işaretti. İlaçların Orçun'u kokuyla ilgili düşüncelerini düzenlemesine yetecek ve özel dünyasına girmemi sağlayacak kadar kontrol altına almış olduğunu ümit ettim.
Sonraki birkaç hafta boyunca Orçun'u görmeye devam ettim. İlaçlı tedavi etkisini gösterdikçe Orçun ve Oya’nın arasının giderek düzeldiğini duydum. Orçun'un koku almayla ilgi şikâyetleri azaldıkça Oya da sakinleşti.
Orçun yaptığımız özel görüşmelerden birinde, “Aslında koku duymam bir gece kulübünde masama davet ettiğim düz sarı saçları olan ince ve uzun bir kadın ile geceyi geçirdikten sonra başladı. Annemin yasını tutuyordum. Çok kötü bir haldeydim. Üniversiteden bir arkadaşım kafamı dağıtmak ve insan içine çıkartmak için beni bir gece kulübüne götürmüştü” dedi. Orçun’un eşi ve gece kulübünde birlikte olduğu kadının fiziksel olarak birbirine benzemesi, benim ölen annesinin de aynı fiziksel özelliklere sahip olup olmadığını merak etmeme yol açtı.
“Peki, böyle düşünmenize neden olacak bir şey mi yaşadınız?”
“Çok alkollüydüm ve onunla korunmadan seks yapmıştım. Birkaç gün sonra da cinsel bölgemden meni ve bayat balık kokusu gibi kötü bir koku geldiğini hissettim. Her şey o kokuyu duymamla başladı. Çıldırmış gibiydim. Dehşete düştüm. Kendimi kirlenmiş, suçlu ve günahkâr hissettim.”
Orçun şimdiye kadar kimseye anlatmadığı bu olayı ilk kez benimle paylaştığı için utançla karışık bir suçluluk duymuş ve eşinin bundan haberi olmamasını özellikle tembihlemişti. Bu anlattıklarının ve konuştuğumuz her şeyin her zaman bu odada kalacağı konusunda hiçbir şüphe duymaması gerektiğini tekrar hatırlattım ve bu konuyu ileride birlikte daha ayrıntılı bir şekilde değerlendirmek için not aldım.
Orçun biraz olsun rahatlamış bir şekilde devam etti: “Ne yaptıysam koku bir türlü geçmedi. O kadından hastalık kaptığımı düşündüm ve doktora gittim. İyi ki de gitmişim… Doktor cinsel yolla bulaşan bir hastalığa yakalandığımı söyleyerek bazı ilaçlar verdi.”
“İlaçları kullandıktan sonra kokuda azalma ya da kaybolma olmadı mı?” diye sordum.
“Hayır, hiçbir değişiklik olmadı. İlaçlar bitince aynı doktora tekrar gittim. İyileşmiş olduğumu söyledi ama koku hâlâ vardı. Ben de başka doktorlara gittim.”
Orçun’un hissettiği kokunun kaynağının daha derinlerde bir yerlerde olduğunu düşünüyordum. Konuşmalarımızla yavaş yavaş gerilere giderek, sorunun kaynağına inmeyi başardık…
Orçun ile yaptığımız bir sonraki görüşmede ona “İzniniz olursa çocukluğunuzdan konuşmaya devam edelim lütfen. Çocukluğunuzda kirlenmiş, suçlu ve günahkâr olmaya dair neler hatırlıyorsunuz?” diye sordum.
“Ankara’nın küçük bir ilçesinde doğup büyüdüm. Babam uzun yol şoförüydü. Eve nadir gelir, birkaç gün kalır, sonra yine uzun süre gelmezdi. Yani genellikle, annemle birlikte yalnız yaşardık. Annem ince ve uzun bir kadındı, düz sarı saçları vardı, onlara dokunarak uyumayı çok severdim. Geceleri de annemin yatağında onunla birlikte uyurdum. Çok hoş baharatlı bir parfümü vardı, onu içime çekerek uyumak eşsizdi… Ama bazı geceler annem ‘Bu gece kendi odanda, kendi yatağında yalnız yatacaksın’ derdi ve beni yatağına almazdı. Bunun nedenini anlayamaz ve bir anlam veremezdim” diyerek anlatmaya başladıktan sonra boğazına bir şey takılmış gibi yutkundu. Sessizce uzun süre bekledi… Daha sonra “Bu oda şu an sizin için dünyanın en güvenli yeri… Siz hazırsanız ben anlatacağınız her şeyi duymaya hazırım. Lütfen bir an bekleyin, arkanıza dönün ve unuttuklarınızı anımsayın” dedim…
“Sizi dinlerken birden Mevlana’nın bir sözü aklıma geldi; öyle bir yerdeyim ki; ne gitmesi mümkün, ne kalması mümkün olan, öylece bir yerdeyim işte… Vazgeçmekle direnmek arasında, akla karanın tam ortasındayım... Kaybetmenin arifesinde, yeni bir hayatın eşiğindeyim... Kalsam canım yanacak, gitsem hayatım!” dedi ve Orçun anlatmaya devam etti.
“Bir gün annemle evde yine yalnızdık. Gece olup yatma zamanı gelince annem ‘Haydi bakalım doğru odana bugün kendi yatağında yatacaksın’ dedi. Kendi yatağımda yalnız başıma uyumaktan nefret ediyordum. Anneme onunla birlikte yatmama izin vermesi için ısrar ettim ama annem kızarak beni yatağıma gönderdi ve çok sert bir şekilde odamdan kesinlikle çıkmamı söyledi.”
Orçun derin bir iç çekti. Önündeki sehpada duran bir bardak sudan bir yudum aldı ve gözlerini benden kaçırarak konuşmaya devam etti: “Ağlayarak odama gidip yattım. Aradan ne kadar süre geçmişti bilmiyorum birden şiddetli bir gök gürültüsüyle uyandım. Dışarıda şimşekler çakıyordu. Her şimşek çakışında odanın içi aydınlanıyor ve etrafta korkunç gölgeler oluşuyordu. Yağmur o kadar hızlı yağıyordu ki yağmur damlaları pencereye taş atılıyor gibi çarpıyordu. Çok korkmuştum. Annemin kızacağını bile bile hemen onun yatak odasına koştum. Kapıya gelince durdum çünkü içerden sesler geliyordu. Babamın geldiğini düşünüp sevindim ve kapıyı yavaşça araladım. Annemin üzerinde çıplak bir adam vardı ve o babam değildi. O anda ne yapacağımı bilemeyerek odama koştum. Yatağa yatıp yorganı kafama çekerek, korku, şaşkınlık, kızgınlık ve çaresizlik içinde uyuyakaldım. Birkaç saat sonra, annem yanına gelip bana sarıldı ve beni yatağına götürdü. Yatağa girdiğimde midemde korkunç bir bulantı hissettim ve kusmamak için kendimi zor tuttum. Yatakta kötü bir koku vardı.”
Orçun kusacakmış gibi oldu ve yüzünü buruşturdu.
“Kokuyu hatırlayabiliyor musunuz, nasıl bir kokuydu?” diye sordum.
Yüzünde büyük bir şaşkınlıkla yanıt verdi: “Evet, işte o koku, benim vücudumdan da çıkan koku… Meni ve bayat balık kokusu…”
Orçun, kendisini bana getiren kokunun kaynağını bulduğunda büyük bir rahatlama ve çözülme hissetti. O günden sonra yaptığımız görüşmelerin ardından, hayatını kâbusa çeviren o kötü kokudan tamamen kurtuldu, annesiyle eşi arasındaki bağlantıyı kopartabildi, eşiyle düzenli seks yapmaya başladı, babasına ihanet ettiğine dair duygularını çözümleyebildi… Artık Orçun’un içindeki “yetişkin” parçasıyla daha iyi bir terapötik ilişkimiz vardı, “Affetmenin ne olduğunu yalnız yetişkin parçanız bilebilir, çocuk” parçanızın doğasında af diye bir şey yoktur, geçmiş travmalarınızı tekrar etmek için var olan ve duygularınızı temsil eden çocuk parçanız hem size hem de sevdiklerinize acı verir” dedim… Erdemin bir kötülüğü yapmamak değil, yapılmış kötülüğü affetmek olduğunu söyledim, önce çok zorlansa da Orçun, öfkelenmenin insanca, affetmenin erdemli bir iş olduğunu kabullenebildi, “Affetmek gülün kendini ezen ayağa anında bulaşan güzel kokusudur” dedi, affetmek için iki kişilik erdem ortaya koydu, hem annesini affetti hem onu affettiği için kendini affedebildi… 3 ay sonra da ilaçlarını kestik… Ama Tom Ford’u kötü kokudan kurtulmak için değil daha güzel kokmak için gerektiğinde kullanmaya devam etti.
Orçun’un hissettiği koku gibi, bazı kokular nesnelere ait değildir. Olayların, deneyimlerin, duyguların da kokusu vardır. Nesnelerin kokusu çoğu zaman herkes için aynıdır; çileğin kokusu, yağmurun kokusu, denizin kokusu… Ama yaşananların ve duyguların kokusu herkes için farklıdır; mutluluğun kokusu, seksin kokusu, kederin kokusu, intikamın kokusu… Kokular bize iyi de hissettirir, kötü de hissettirir ve en önemlisi kokular hasta ettiği gibi iyileştirir de.

4 Haziran 2015 Perşembe

CEM KEÇE KİMDİR

19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Azerbaycan Devlet Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı'nda “Psikiyatri İhtisası” yaptı. Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmetler Bölümü’nde “Aile Danışmanlığı” eğitimi aldı. Konya Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Psikolojik Danışma ve Rehberlik” üzerine Yüksek Lisans yaptı.
Prof. Dr. Vamık Volkan’dan ve Prof. Dr. Cengiz Güleç'ten psikanalitik psikoterapi eğitimi ve süpervizyonu aldı. Psikoterapi Ve Psikoterapistler Derneği (PSİKODER) ve Prof. Dr. Cengiz Güleç'ten 2000 Saatlik Psikoterapi Eğitim Uygulama ve Psikoterapist Yeterlilik Sertifikası aldı.
Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED - www.cised.org.tr)'ni kurdu ve halen genel başkanlığını yürütüyor. Psikoterapi ve Psikoterapistler Derneği (PSİKODER - www.psikoder.org.tr)'nin halen başkan yardımcısı olarak çalışıyor.
“Huzurlu insan, sağlıklı cinsellik, mutlu bir evlilik ve aile yaşantısı için...” 6 yıl SABAH Gazetesi’nde yazdı, şimdi HÜRRİYET Gazetesi'nde cinsel sağlık köşesinde, çeşitli dergi (Beef & Fish, Spa Wellness), web sitesi (HÜRRİYET Aile) ve gazetelerde günlük ve haftalık yazılar yazmakta, okuyucularından gelen “psikolojik sorunlar, psikoterapi, psikanaliz, aşk, evlilik, ilişkiler ve cinsellik” konulu soruları yanıtlamakta, hekimlere ve ruh sağlığı profesyonellerine psikoterapi, cinsel terapi ve evlilik terapisi eğitimleri vermektedir. Ayrıca değerli halkımıza çeşitli eğitimler ve seminerler de vermektedir. (Ana-Baba Okulu, Evlilik ve İlişki Seminerleri, Sağlıklı ve Mutlu Cinsel Yaşam Sırları Seminerleri, Kişisel Gelişim, Kendin Olma ve Farkındalık Seminerleri)
1- Sevemez Kimse Beni Benim Sevdiğim Kadar (Farklı Yönlerden Narsisizm, NARSİSİSTİK Yapı ve Narsisistik Kişilik Bozukluğu)
2- Senden Nefret Ediyorum Ne Olur Beni Terk Etme (Farklı Yönlerden BORDERLİNE Yapı ve Borderline Kişilik Bozukluğu)
3- En İyi Terapistim BEN
4- Çaresiz Değilsiniz Çare SİZsiniz
5- Kavga Etmek Yerine Eğlensek?
6- Kadim Aşk Öğretileri
7- Boşalma, Orgazm ve Cinsel Doyum
8- Olmak ya da Olmamak
9- On Adımda Vajinismus Tedavisi
10- Vajinismusun Üstesinden Gelmek
11- On Adımda Erken Boşalma Tedavisi
12- İktidarsızlık
13- Erken Boşalmanın Üstesinden Gelmek
14- Cinselliğin Dayanılmaz Ağırlığı
15- Mühürlü Beden
16- Edebi Cinsellik
17- Kadim Seks Öğretileri
18- Seks Korkusu
19- Erkekçe
20- Kadınca
21- Eşcinsellik Kader Değildir
22- Yatak Efsaneleri
23- Erken Boşalmaya Kesin Çözüm adlı kitapların yazarıdır...

İLETİŞİM:
Adres: Kızılırmak Mah. 1443. Cadde Can Apt. No: 33/3 Çukurambar – ANKARA
Telefon: 0.312.213 01 32
Instagram: instagram.com/drcemkece
E-Posta: ayavarcem@gmail.com

15 Nisan 2015 Çarşamba

PARTNERBASYON

Mastürbasyon; cinsel organların veya vücuttaki diğer erojen bölgelerin, ellerin yardımı ile genelde boşalma oluncaya kadar uyarılması anlamına gelir. Çeşitli görsel materyaller, düşünsel cinsel fanteziler ve dokunma, ovma, sıvazlama gibi fiziksel yöntemler kullanarak kişinin kendi kendini tatmin etmesi ve cinsel doyum sağlamasıdır. Ancak mastürbasyon partnerin dokunuşlarıyla yapıldığında tek kişilik bir eylem olmaktan çıkar, eşli bir seks tekniğine dönüşür. Bu tekniğe "partnerbasyon" (dualbasyon, şip şak seks, sekstürbasyon, frottage) adını veriyorum.
PARTNERBASYON NEDİR?
Partnerbasyon, erkeklerde penis, yumurtalıklar ve makat bölgesinin, kadınlarda klitoris, vajina dudakları ve göğüsler gibi erojen bölgelerin genelde boşalma oluncaya kadar elle veya çeşitli cinsel oyuncaklar kullanılarak, bebe yağı gibi kayganlaştırıcılarla partner tarafından uyarılmasıdır. Daha formal bir açıklama ile bir cinsel tepki üreten ve boşalmayla sonuçlanan istemli ve partnerli uyarım olarak tanımlanabilir.
SEKS REPERTUARINI GENİŞLETMEK ÖNEMLİ...
Seks repertuarını genişletirken sadece fiziksel hazzı değil, duygusal hazzı da düşünmek gerekir. Çünkü her ne kadar aksi düşünülse de, insanlar sadece fiziksel zevkler için seks yapmaz. Bazen sadece sevildiklerini, arzulandıklarını, önemli olduklarını ve bir başkasının onlara değer verdiğini hissetmek için partnerleriyle sevişmek, bazen de sadece rahatlayabilmek için boşalmak isterler. Bu nedenle; seks yapmayı, rahatlamış ve gevşemiş bir halde, sevişmenin ve dokunmanın verdiği hazza odaklanarak, haz alıp haz verebilme, ruhu ve bedeni paylaşabilme, ne olursa olsun bir şekilde boşalabilme bilim ve sanatı olarak tarif ediyorum. Çiftin seks repertuarlarını genişletmesine ve rahatlamasına, çiftin birbirlerini cinsel doyuma ulaştırmasına, cinselliği doyasıya yaşamasına yardımcı olduğu içinde partnerbasyon doğaldır ve çiftin şip şak seks yapmak istediği zaman tercih edebileceği en kolay ve hızlı tatmin yöntemidir. Aşırıya kaçılmadığı ve normal bir cinsel ilişkiye tercih edilmediği sürece zararlı değildir, çiftin seçimidir. Çünkü partnerbasyon yoluyla çift rahatlar, gevşer, birbirlerinin bedenlerini ve bedensel tepkilerini tanır, nerelerine dokunulmasından zevk aldıklarını keşfeder ve cinsel dürtüleri uygun şekilde tatmin eder. Cinselliği keşfetmek, bedensel tepkileri tanımak ve orgazm olmayı öğrenmek için ihtiyaç duyuldukça partnerbasyon yapılmasında hiçbir sakınca yoktur. Ancak yapıp yapmamak çiftin özgür iradeyle yapacağı bir seçim olmalıdır.
PARTNERBASYON ÜÇ BEŞ DAKİKA SÜRER…
Daha nadir yaşanan ve “şip şak seks” adını verdiğim partnerbasyon ortalama üç beş dakika sürer, nerdeyse ışık hızında ve çabucak... Kadının erkeği reddetmek yerine onun tatminini sağlamasına izin verdiği ve daha çok erkeğin boşalıp rahatlamasını hedef alan partnerbasyon, erkeğin adrenalinin tepeye vurmasını sağlar. Çiftlerin seks repertuarlarına erkeklerin fiziksel (boşalma ve rahatlama) kadınların ise duygusal tatminlerinin (sevdikleri erkek tarafından arzulanma ve onu tatmin etmenin keyfi) ön planda olduğu partnerbasyon deneyimlerini eklemeleri, yakın ilişkilerde tutkunun devam etmesini sağlar. Kadın bazen seks yaparken tam havaya giremeyebilir, orgazm taklidi yapmak yerine, samimi ve dürüstçe “Haydi sana partnerbasyon yapayım!” diyebilir. Böylece hem eşini yarı yolda bırakmamış hem tahrik olma konusunda endişelenmesine gerek kalmamış hem de bir açıklama yapmak zorunda bırakılmamış olur. Bu aynı zamanda kadının erkeğe bir moral hediyesi olur, onu ne kadar çok sevdiğini hissettirir. Ayrıca çoğu zaman erkeğin kadına sarılması, onu arzulaması ve onunla tatmin olması kadına yeter. Seks yapma havasında olmasa bile, eşini baştan çıkarabileceğini düşünmek kadına zevk verir. Hatta bazen çift partnerbasyona başlar ve zamanla kadın da havaya girerek tahrik olur ve cinsel birlikteliğe geçiş yapabilir. Partnerbasyona başlayan bir kadın gerçekten havasında olup olmadığını da anlayabilir. Erkek, kadına sevgi ve değer verme yönünden desteklendiğini hissettirirse, daha çok cinsel birliktelik yaşayacaklarını vaat ederse, kadın partnerbasyon fikrine daha açık olabilir.
PARTNERBASYONUN FAYDALARI...
Partnerbasyon yapmak insanların hem zihin hem beden sağlığını çok olumlu etkiler. Çünkü vücutta boşalma sonrası salgılanan hormonlar, vücudun bakımını ve yenilenmesini sağlar. Çiftlere öğretilen “Canın istemiyorsa seks yapmak zorunda değilsin” bilgisi tamamen yanlıştır. Tam tersine, partnerbasyon yapmak vücudu zinde tutar ve cinsel isteği artırır. Partnerbasyon yapmak, bildiğimiz mastürbasyon değildir, bunun kaliteli ve doyurucu bir şekilde gerçekleşmesi, yani hem kadının hem erkeğin farklı açılardan tatmin olduğu keyifli bir cinsellik yaşamalarıdır. Böylece çift her yaşta kendilerini daha genç hisseder. Çünkü boşalmak demek, vücudunla barışık olmak demektir, vücudunu sevmek demektir. Partnerbasyon ile çift mastürbasyona mahkum kalmamış olur, hayata daha pozitif bakabilir, sinirli olmaz, çevresindekilere daha fazla güvenir. En önemlisi de çift hem kendini hem birbirlerini daha fazla sever, vücutlarını daha fazla beğenmeye başlar, böylece daha zinde ve daha genç görünebilir. Erkeklerin evlendikten sonra mastürbasyon yapmaları onları partnerlerinden soğutabilir, partnerbasyon bu soğukluğu da ortadan kaldırır. Ayrıca cinsel isteksizlik, erken boşalma veya sertleşme sorunu yaşayan birçok erkek için de partnerbasyon iyi bir seçenek olabilir. Sertleşme kaybı veya erken boşalma gibi bir sorun çıktığında erkek karısını partnerbasyon ile tatmin edebildiğini gördüğünde, başaramama korkusu adını verdiğimiz performans anksiyetesinden kurtulabilir ve cinsel performansını daha üst seviyeye çıkarabilir. Bir cinsel eğitim aracı olan partnerbasyon; bir tarafın sekse hazır olmadığı adet dönemi, lohusalık dönemi, ruhsal olarak sekse hazır olmama, bedensel hastalıklar gibi durumlarda çiftin birbirlerinden uzaklaşmasını önler, çifte cinsel rahatlık verir, güven ve özsaygı kazandırır. Ancak bu paylaşımın sadece cinsel düzeyde değil, öncelikle sevgi ve duyguların paylaşımı şeklinde olması idealdir. Cinsellik bu paylaşımın ardından doğal olarak gelecektir. Bu nedenle çiftin birlikte cinselliği yaşayabileceği bir ortam oluşana kadar cinsel dürtülerinin yarattığı enerjinin başka alanlara yönlendirilmeden partnerbasyon ile tatmin edilmesinde fayda vardır.

5 Ocak 2015 Pazartesi

PANİK ATAĞIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Üzerinize doğru koşan bir kaplan görmek, 160 metre yükseklikte bir helikopterden paraşütsüz düşüyor olmak, cephede yağmur gibi yağan kurşunlardan kaçmak, panik atak geçirmek, saniyeler sonra bir trafik kazası geçireceğini fark etmek… “Panik atak” ölüm veya ciddi yaralanmalar ile sonuçlanacak olan bu olayların arasına sinsice sızmış gibi duruyor. Oysa tüm bu korkutucu olayların yaşanması esnasında bedenin verdiği tepkiler açısından bakılırsa, panik atağın bu satırlar arasında olma sebebi anlaşılıyor. Bedenin verdiği tepkiler… Beyin bir tehlike algılıyor, beyindeki korkuyu yöneten bölge uyarılıyor, aşırı seviyede korku, heyecan ve endişe hissediliyor, kişinin acil durumlarda kaçmasını veya savaşmasını sağlayan adrenalin hormonunun salınımı artıyor. Peki ya sonra? Kalp yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor, nefes almak zorlaşıyor, kaslar geriliyor, tansiyon yükseliyor, el ve kollarda uyuşmalar hissediliyor, baş dönmesi başlıyor, belki sıkı bir yumruk yemiş gibi karında ağrı oluşuyor, kişi ya buz kesiyor ya da ter döküyor. “Ölüm” kelimesi beyinde flaşör gibi yanıp sönüyor. Peki ya daha sonra? İkinci kez sorulan bu soruyla “panik atak” dehşet verici şekilde sonuçlanacak olan diğer olaylardan ayrılıyor, çünkü panik ataktan sonra hiçbir şey olmuyor, ne bir ölüm ne bedensel bir kısıtlanma. Panik atak başlamadan önce kişiyi tehdit edici hiçbir şey olmadığı gibi, ne bir kaplan ne de helikopter... Sadece yanlış alarm! Beyin tehlikeli bir durum olmadığını algılıyor ve bedenin verdiği tepkiler normale dönüyor, fakat yaşananlar zihni rahat bırakmıyor.
“PANİK”TEN PANİKLEMEK
Oturduğunuz binada yangın alarmı çalmaya başlayınca korkuyla dışarı fırlarsınız. Muzır bir çocuğu alarmın yanında gülerken gördüğünüzde “yanlış alarm” der ve eve geri dönersiniz. Çocuk biraz eğlenmek istemiştir. Peki, panik atak yaşamanıza neden olan bu “yanlış alarm” da bu kadar masum mudur? Bedeniniz için evet, ruhunuz için hayır. Panik atak geçiren fakat adının panik atak olduğunu bilmeyen hemen herkes kalp krizi geçirdiğini zanneder. Durduk yere kalbin bu kadar hızlı atması, nefesin kesilmesi, vücudun uyuşması, tehlikedeymiş hissi, “ölüyorum” düşüncesi olsa olsa kalp krizine işarettir çoğunluk için. Derhal en yakın hastanenin acil bölümüne gidilmelidir. Gidilir, tüm tetkikler yaptırılır; fakat çok sağlıklı olduğunu ve kalp krizi geçirmesinin mümkün olmadığını gösteren sonuçlar kişiyi her defasında daha da karamsarlığa iter. Bırakalım çaresiz hastalığı, onunki tanımsızdır, en kötüsüdür. “Ey ölüm, benden o kadar uzakmışsın da neden bir anda yanı başımda beliriyorsun” diyen kişi için rahatsızlığı, uyanıkken çöken bir kâbustur artık; sadece kendisinin gördüğü, kimseyi inandıramadığı bir kâbus. Kendisi ölümün eşiğindeyken insanların ona hiçbir şeyi yokmuş gibi bakması ve davranmasıyla aklına başka düşünceler de gelebilir, mesela deliriyor olma ihtimali... Kesinlikle bir hastalığı vardır ve hastalığı tanımlanana kadar bu kişiye rahat yoktur. Aniden başlayan, 10 ila 30 dakika süren, ara ara gelen, bir daha ne zaman geleceği belli olmayan, insana yalancı ölümü koklatan krizlerin adı “panik atak”tır. Panik atak –en basit tanımıyla- korku ve heyecan duyulduğunda vücudun aşırı tepki vermesidir. Geçirilen nöbetlerin panik atak olarak adlandırılabilmesi için kişinin kalp-damar rahatsızlığının bulunmaması ve en az iki kere panik atak geçirmiş olması gerekir. Ayrıca kalp krizini taklit eden panik ataklar ruhsal sıkıntının kendisi değil, belirtisidir. “Panik bozukluğu” olarak adlandırılan durum ise ilk panik atağın ardından bir sonraki atağın ne zaman, nerede, ne şiddette geçirileceğine dair duyulan endişe ile gelişir. Kişi artık “panik”ten paniklemektedir.
İNSANIN RUHUNDAKİ SİNSİ DÜŞMAN...
Panik ataklar somut olarak sebepsiz ve sonuçsuzdur, fakat bir iki kere yaşayan kişinin artık en büyük korkusudur. Panik atak, kişinin ruhunda bir yerlerde sinsi bir düşman gibi saklanıyordur ve kişiyi en olmadık yerde ele geçirecektir. Gözle görülür bir zarar vermese de büyük korku salacaktır. Kişi artık kaçma ve kaçınma davranışları geliştirir; panik atağın gelmesine neden olabilecek olay ve durumlardan kaçınmaya, panik atağı yalnızken geçirme ihtimalinin olduğu yerlerden kaçmaya başlar. Kimi kalp atışlarını hızlandıracağı için spor yapmaz, kimi panik atak esnasında müdahale edebilecek birine ihtiyaç duyacağı için tek başına dışarı çıkmaz, kimi asansöre binmez, kimi hastane ve eczane bulunan yolları tercih eder. En sonunda korkular yaşama hakim olur. Beynin bir yanlış alarmıyla başlayan hayat “panik bozukluğu” hapishanesinde sürmektedir.
PANİK BUTONUNA KİM BASTI?
Her şeyin bir nedeni olmalıdır; sebepsiz, aniden geldiği söylenen panik atağın bile. Panik atağın sebebi olarak sunamayacağımız, ama olmazsa olmazı diyebileceğimiz iki faktör vardır: Birincisi geçmişte yaşanan bir kayıp, ikincisi mükemmeliyetçi kişilik özellikleri... Panik atak geçiren kişinin klinik hikayesinde mutlaka bir kayıp, bir travma vardır. Sevilen bir kişinin ölümü, sevgiliden ayrılma, iflas, beklenenin aksine terfi edememek, başka bir şehre taşınmak, deprem, çocuk sahibi olmak gibi olaylar sebebiyle para, insan, özgüven, özgürlük, iş kaybı gibi kayıplar yaşanır. Detaycı, mükemmeliyetçi, sorunlara odaklanan, endişeli kişiler yaşadıkları bu kayıpları daha detaylı ele alırlar, daha derinleştirir, daha derin yaşarlar. İlerleyen zamanlarda da herhangi bir olay karşısında gereğinden fazla kaygı duyar ve korkarlar. Panik atak geçirenlerin büyük çoğunluğunun entelektüel olması, iyi eğitim gerektiren işlerde çalışıyor ve büyük şehirlerde yaşıyor olması tesadüf değildir. Bu kişilik özelliklerine sahip olan ve bir kayıp yaşayanlar genellikle 6 ila 12 ay sonra korku veya heyecan duyduğu bir anda panik atak geçirebiliyor. Sonuç olarak panik atağın tamamen sebepsiz olduğunu söyleyemeyiz. Geçmişte yaşanan bir travma, üzerine kapanan kapağı açmış ve beynin panik butonuna basmıştır.
PSİKOTERAPİ GEREKİYOR...

“Paniğe gerek yok, bu sadece panik!” Söylemesi kolay belki, tedavisi bu cümlede saklı çünkü. Kişiyi azat etmeyecekmiş gibi görünen panik bozukluğunun tedavisi panik atağın adının konması ile başlıyor aslında. İlaç tedavisi ile beraber sürdürülen psikoterapi sayesinde kişi; beyninin neden yanlış alarm verdiğini, neden panik atak yaşadığını ve en önemlisi panik atağın zararsız olduğunu öğreniyor. Artık korkulacak bir yanı kalmayan panik atağın üzerine yeni korkular edinmiyor, hatta korkularından arınmaya başlıyor. Panik atak yaşamamak için hayata bakışını değiştiriyor, olası bir panik atakta olabildiğince kontrolü ele geçirmeyi öğreniyor. Psikoterapi sayesinde mahkumiyet giderek kısalıyor.

15 Aralık 2014 Pazartesi

PORNO BAĞIMLILIĞI VE ÇÖZÜM YOLLARI

Bazı alışkanlıklar insanda zamanla bağımlılık haline gelebiliyor. Porno bağımlılığı son dönemlerde danışanların uzmanlara en çok başvurduğu konuların başında geliyor. Akıllı cep telefonları, internet, whatsapp, instagram, twitter, MSN ve facebook gibi sosyal medya araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte internet başında geçirilen vakit her geçen gün artıyor. Bu durum insanların cinselliği internette daha çok aramasına yol açıyor. Kültüre, aile değerlerine, ilişki standartlarına, konuşulan dile, cinsel ve romantik ilişkilere nüfuz eden ve günümüzün sosyal vebası olarak görülen pornografi, çoğu zaman zararsız bir eğlence olmasına rağmen, insanlar üzerinde ciddi bir negatif etki yaratabiliyor. Çünkü erkekler zamanla kadınlara yakın olma yetilerini kaybedebiliyor ve gerçek bir kadınla birlikte olunca endişe yaşayabiliyor. Kadınlar da pornoyu daha çok erkeklere ait bir şey olarak kabul ediyor ve birlikte oldukları erkeğin kendileri yerine pornoya vakit ayırmasından çok fazla rahatsız oluyor ve değersizlik hissediyorlar, kendilerini sanal ortamdaki kadınların vücutları ve performanslarıyla kıyaslıyorlar, erkeklere çekici gelme kabiliyetlerini yitirmekten korkuyorlar ve genelde de korktukları başlarına geliyor. Yani birçok ilişki pornografinin dayanılmaz ağırlığı altında eziliyor ve zamanla yıkılıyor.
AZI KARAR ÇOĞU ZARAR!
Aşırı pornografik yayın seyretmek beynin sinirsel yollarını yeniden oluşturarak, daha önce uyarı veren sahnelerin ve davranışların zamanla uyarı vermez bir hale gelmesine yol açabiliyor. Çift zamanla cinsel deneyimlere karşı duyarsızlaşabiliyor. Porno materyallerindeki çekici kadınları gören erkek eşini beğenmeyebiliyor ve zamanla ondan uzaklaşabiliyor. Aşırı beklentinin yarattığı performans anksiyetesi de (başaramama korkusu) cinsel ilişkiye girememe ve cinsel isteksizlik gibi cinsel sorunların, depresyon, kaygı bozuklukları ya da yetersizlik hissi gibi psikolojik problemlerin ortaya çıkmasına yol açabiliyor.
 
KADINLAR ŞİKAYETÇİ...
İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte porno bağımlılığı gibi teknolojinin getirdiği yeni davranış bozuklukları ortaya çıkıyor. Özellikle kadınların, "Partnerim benimle ilgilenmiyor!", "Partnerim bütün vaktini internet başında porno izleyerek geçiriyor!", "Partnerim cinsel açıdan bana yaklaşmak yerine mastürbasyon yapmayı tercih ediyor ve gitgide benden uzaklaşıyor!" gibi şikâyetleri her geçen gün artıyor. Bu durum ilişkileri temelden sarsıyor. Öncelikle Bağımlılık nedir?" bu konuyu açıklamak gerekiyor. Bağımlılık; bir kişiye ya da nesneye duyulan karşı konulamaz bir istek, bir nevi onsuz olamama hali olarak biliniyor. Eğer durum kişinin kontrolünden çıkıyorsa ve artık kişi iradesi dışında davranmaya başlıyorsa bir bağımlılık durumundan söz edilebiliyor.
PORNO SEYRETMEK HASTALIK MIDIR?
Porno filmler fantezi aracı olarak kullanılabiliyor ve çiftin cinsel hayatını renklendirebiliyor. Bu açıdan ele alındığında porno film izlemek bir hastalık değil... Hatta zaman zaman kişi cinsel ilişki kurmak yerine, porno izleyerek kendini tatmin etmeyi tercih edebilir ya da cinsel hayatına renk katmak için porno filmi bir fantezi aracı olarak kullanabilir... Belli bir dozda olduğunda bunun sakıncası yok... Ancak kişi tüm vaktini internet başında geçirmeye başladıysa, tek başına kalmayı tercih edip odasından çıkmaz hale geldiyse, partneriyle ya da çocuklarıyla iletişimi çok azaldıysa, partneriyle seks yapmayı bıraktıysa, mastürbasyonu cinsel ilişkiye tercih etmeye başladıysa,  sosyal hayattan koptuysa ve hatta işini bile aksatır duruma geldiyse bağımlılığa varan bir davranış bozukluğundan söz edilebiliyor.
PORNO BAĞIMLILIĞI NEDEN OLUR?
Porno bağımlılığı genel olarak erkeklerde daha fazla görülüyor. Çünkü erkeklerde ergenlikten itibaren porno film izleyerek mastürbasyon yapmak olağan bir davranış olarak görülüyor. Erkekler daha çok görsel olarak ve çıplaklıktan uyarılırken, kadınlar ise hayal ve fanteziler yoluyla uyarılıyor. Çekingen, insanlarla kolay ilişki kuramayan, kadınlarla iletişim kurma konusunda yeterli becerilere sahip olamayan, cinselliği ve cinsel performansı gözünde çok büyüten ve penis boyunu takıntı haline getiren erkekler, kadınlardan uzaklaşıp pornoya yönelebiliyor. Ayrıca erkekler pornoyu gerçek dünyadan bir kaçış yöntemi olarak da kullanabiliyor, iş hayatında ya da evlilik ilişkisinde yaşadığı sorunlarla yüzleşmemek için kendine sanal bir dünya yaratabiliyor.
NE YAPMAK GEREKİYOR?
Kişinin kendini ayıplaması veya cezalandırması, kendinden nefret etmesi yerine, porno bağımlılığından kurtulmak için ilk önce sorunun varlığını kabullenmesi, eski alışkanlıklar yerini yeni ve sağlıklı alışkanlıklar kazanılabileceğini fark etmesi, sıkılma, acıkma, yalnızlık gibi pornografiye iten durumları not etmesi ve pornografiye erişimi ortadan kaldırması gerekiyor. Bunun için eldeki yazılı ve görsel porno arşivini yok etmek, internet üzerinden erişimi engellemek, porno izlenen zamanları dolduracak türden hobiler ve uğraşılar edinmek, gönüllü toplum hizmetlerine katılmak, spor yapmak, müzik dinlemek, doğa ile baş başa olmak, aileyle ve dostlarla keyifli vakit geçirmek, özgüveninizi artırıcı etkinliklere katılmak önem taşıyor. Tüm bunlara rağmen sorun hala devam ediyorsa profesyonel destek almak, bir terapiste başvurmak gerekiyor.
PORNO BAĞIMLILIĞI TEDAVİ EDİLEBİLİR Mİ?

Porno bağımlılığının tedavisinde cinsel terapi ve medikal tedavi birlikte kullanılabiliyor. Öncelikle sorunun neden kaynaklandığının bulunması gerekiyor. "Kişi hangi kişilik özelliğinden ya da hangi ihtiyaçtan dolayı pornoya yöneldi?" sorusunun yanıtı aranıyor. Erkeğin sorunu kabul edip tedaviye gelmesi zaman alabiliyor. Bu nedenle doğrudan porno bağımlılığı sorunu ile tedaviye başvurmak yerine depresyon ya da hayattan zevk alamama gibi sorunlarla tedaviye başvuruluyor. Porno bağımlılığı partner ilişkisini zedeliyor ve çoğu birlikteliğin sona ermesine yol açıyor. Bu nedenle tedaviye erken başvurulması önem taşıyor. Porno bağımlılığının nedenine göre, bireysel psikoterapi, medikal tedavi, cinsel terapi ve çift terapisinden hangilerinin uygulanması gerektiğine karar veriliyor.