30 Ekim 2014 Perşembe

ERKEN BOŞALMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, çok az bir uyarılmayla ve kişinin istemesinden önce, vajinaya girme öncesi, girer girmez ya da hemen sonra boşalma olması erken boşalma olarak tanımlanmaktadır. Erken boşalmanın en iyi profesyonel tanımı, cinsel ilişkilerinin çoğunda erkeğin ne zaman boşalacağı üzerinde gönüllü, bilinçli kontrolünün olmamasıdır. Önemli olan boşalma refleksi üzerinde istemli denetimin olmaması ve yüksek uyarılma düzeylerine, refleks olarak boşalmanın ortaya çıkmadan dayanılamamasıdır. Yani erken boşalmada önemli olan süre değil, boşalma refleksi üzerinde dolaylı olarak istemli bir denetimin olup olmamasıdır. Denetimsizliği tanımlamada “erken” sözcüğü uygun olmadığından “erken boşalma” yerine “denetimsiz boşalma” ya da “istemsiz boşalma” terimlerinin kullanılması daha uygun olacaktır.
Normal koşullarda uyarıldıktan sonra yaşanması gereken ve çiftin bir süre ilişkide kalması dönemi olan plato erken boşalan erkeklerde ya çok azdır ya da mevcut değildir. Yani gönüllü uzatma veya erteleme noktası mevcut değildir. Bu durumu hastalar aşağıdaki gibi ifade edebilirler: “Giremeden veya birkaç kez gidip geldikten sonra hemen boşalıyorum.” “O an geldiğinde kendimi kontrol edemiyorum.” “Kendimi yetersiz ve değersiz hissediyorum.” “Utanmaktan ve özür dilemekten sıkıldım.” “Her seferinde korktuğum başıma geliyor.” “Hemen girsem, dışarıya boşalmasam istiyorum.” “Her şey çok hızlı gelişiyor, kendimi kontrol edemiyorum.” “Artık bezdim ve yoruldum.”
Erken boşalma tanı kriterlerim şunlardır: (1) Penis vajina birlikteliğinin 7 dakika ve üstünde sürdürülememesi. (2) Yaşanan seksüel aktivitelerde bayan partnerin tatmin olmaması. (3) O an geldiğinde erkeğin kendini tutmak istemesine rağmen denetimsiz ve istemsiz bir şekilde boşalma refleksi üzerinde dolaylı bir kontrolünün olmaması. (4) Yenileyici ve tekrarlayıcı bir biçimde her cinsel ilişkide denetimsiz boşalmanın gerçekleşmesi. (5) Haftada 1 veya 2 cinsel birleşmeden oluşan düzenli bir cinsel hayata rağmen yukarıdaki sorunların 6. aydan sonra da devam ediyor olması.
Erkeklerin 3 büyük korkusu vardır. Bunlar;  (1) ya penisim sertleşmezse”, (2) ya önsevişme sırasında vajina içine girmeden penisim inerse” ve (3) ya partnerim boşalmadan erken boşalırsam” şeklindedir. Ancak ön sevişmeyi boşalmadan uzun süre sürdürebilen bir erkek, vajinal ilişkiyi de o kadar süre devam ettirebilir. Ayrıca konuşma, araba kullanma, yemek yeme gibi günlük davranışlar cinsel yaşamla çok yakından ilgilidir. Bir cinsel terapist olarak ortak rahatsızlıkları olan insanların ortak özellikler sergilediklerini gözlemledim. Mesela erken boşalıp da yavaş araba kullanan ya da yemeğini yavaş yiyen bir erkek görmedim. Bunlar son derece ciddi ve yaygın meseleler. Örneğin genellikle geçmiş cinsel travma öyküleri olan erken boşalan erkekler; boşalma için aceleci olurlar, geçmiş cinsel performanslarından utanç duyarlar, partnerlerinin yaşanan cinsellikten haz almadığı endişesi içindedirler, duyulara ve dokunmanın verdiği hazza odaklanamazlar, cinsel açıdan deneyimsizdirler ve cinsel açıdan kendilerine güvenmezler ve cesaretleri eksiktir.
Erken boşalan erkeklerin ortak özellikleri vardır. Bunlar; hızlı yemek yerler, hızlı araba kullanırlar, hızlı konuşurlar, her konuda aceleci ve sabırsız davranırlar, çabuk sinirlenirler, stresli ve gergindirler, kontrolsüz davranışları vardır, ya çok çabuk güvenirler ya da güven duymada zorlanırlar, kaygılı ruh halleri vardır, çocukluklarında babalarıyla sorunları vardır, çocukluklarında yataklarını ıslatmışlardır, genellikle eğitim düzeyleri yüksektir, A tipi kişilik yapısına sahiptirler. Yani rekabetçi, sosyal alanda ve mesleğinde hırslı, sabırsız, aynı anda birkaç iş yapmayı seven, insanlara ve olaylara çabuk sinirlenen, onaylanmayı bekleyen, sorunlu bir dinlenme tarzı olan, daima telaşlı, vb. özellikleri vardır. Eğer erkek bu özelliklerini kontrol edemezse yatakta boşalmasını kontrol etmesi de çok zordur. Çünkü erken boşalma erkeğin hayata karşı bir duruşu, varoluş şekli de olabilir.

21 Ekim 2014 Salı

TÜP BEBEK TEDAVİSİNDE ÇİFTLERE ÖNERİLER

Yapılan araştırmalara göre ülkemizde 1,5 milyon çift çocuk sahibi olma sıkıntısı yaşıyor. Bu sıkıntıyı aşmak için, kadın ve erkeğe ait üreme hücrelerinin vücut dışı koşullarda döllenme işlemine TÜP BEBEK adı veriliyor. Tüp bebek tedavisinde önce çeşitli ilaçlarla kadının yumurtalıklarının uyarılması sağlanıyor. Yumurtalıkların uyarılmasının amacı, cenin oluşturmaya aday çok sayıda yumurta elde etmek...  Daha sonra elde edilen erkek ve kadın üreme hücreleri vücut sıcaklığındaki uygun bir ortamda 48 saat bekletiliyor. Bu sürede elde edilen yumurtaların yaklaşık yarısında döllenme oluşuyor. Bu döllenmiş yumurtalar embriyo yani cenin olarak adlandırılıyor, bu cenin rahim içerisine rahim ağzından ince bir katater ile yerleştiriliyor ve buna cenin transferi adı veriliyor. Bu işlemler sonucunda kadınların yaklaşık % 50'sinde gebelik oluşuyor. Ancak bu gebeliklerin bir kısmı düşük ile sonlanıyor. Tedaviye giren çiftlerin uygulama başına yaklaşık % 40'ında başarı elde ediliyor. Bu oran birçok uygulama sonucu % 70 - 80'lere çıkabiliyor. Geri kalan % 20 - 30'luk grup ise modern tıbbın bütün olanaklarına rağmen günümüzde çocuk sahibi olamıyor.
KADINLARA ÖNERİLER...
Tüp bebek tedavisinde kadınların yalnız olmadıklarını bilmeleri ve eşlerinden destek almaları önem taşıyor. Bunun için kadınların tedavi süreçlerini ve bu sürçte yaşadıklarını, duygularını, korkularını, endişelerini eşlerine anlatmaları ve tedavinin sorumluluğunu tek başlarına üstlenmemeleri gerekiyor. Kadınlar eşlerini üzmemek için konuşmadıklarında, hassas konuları açmaktan çekindiklerinde, zamanla aralarındaki mesafe açılabiliyor ve asıl o zaman ilişkileri kırılganlaşabiliyor. Bu nedenle kadınların suçlayıcı olmadan kendilerini ifade etmeleri, onları rahatlatıyor, eşlerinin de kendilerini ifade etmeleri için kolaylık sağlayabiliyor.
ERKEKLERE ÖNERİLER...
Erkekler tüp bebek meselesini konuşmamayı, içlerinde yaşamayı tercih ediyor. Hatta erkeğin çocuk sahibi olamaması iktidarsızlık olarak algılanıyor ve bu nedenle erkekler çoğu zaman problemi eşlerinden kaynaklanıyormuş gibi gösterme eğiliminde oluyor. Erkekler içe dönük oluyor, sigara veya alkol kullanımlarını artırıyor, evden uzaklaşma dahi yaşayabiliyor. Kadının her söylediğini suçlayıcı bir yorum olarak algılayabiliyor, öfke kusuyor, kendilerini kusurlu ve özürlü olarak algılayabiliyor. Çevresel ve ailevi faktörlerden daha az etkileniyor, en azından dışarıya karşı öyle bir tavır alıyor. Çünkü tüp bebek tedavisi sırasında neredeyse tüm işlemler kadına uygulanıyor. Tabi tedavide uygulanan protokollere göre değişiklikler olabiliyor ve erkekler üzerinde de bir takım tedaviler uygulanabiliyor ama kadınlar daha çok zahmete giriyor. Sonuçta eşlerinin hayatındaki zorluklar erkeklerin de hayatında etkili oluyor. Kadınlar tedavi süreçlerinde bir takım testlerden geçiyor, ilaçlar alıyor, iğneler vurduruyor. Bu ilaçlar ve iğneler hormonları direkt etkilediğinden, kadınlarda gözle görülür şekilde değişiklikler olabiliyor. Hormonlar değişiyor, kadınların psikolojileri bozuluyor. Çünkü birkaç ay boyunca her gün iğne olmak, hormon ilaçlarını almak hiç kolay değil... Bu nedenler zor bir süreç olan tüp bebek tedavisi sırasında erkeklerin mutlaka eşlerinin yanında olması, onları dinlemesi, anlaması, duygularını ifade etmelerine olanak tanıması, daha çok dokunması ve hep destekleyici olmaları gerekiyor. Çünkü kadınlar çeşitli zorluklara baş etmeye çalışırken gergin, stresli, huysuz, aksi, birçok şeyden bunalan bir insan haline gelebiliyor. Bu nedenle erkekler eşlerinin duygularını göstermelerine, ağlamalarına ya da kendilerini ifade etmelerine izin vermeli... Ve bu arada kendi duygularını yoklamalı, ifade etmeyi denemeli... Duyguları göstermek erkekler için zayıflık demek değil... Bazen çiftten birisinin sağlam durması, diğerine yardımcı olması gerekebiliyor, fakat sonrasında üzüntünün ifade edilmesi her iki tarafa da gerçekten iyi geliyor ve çifti birbirine daha çok yakınlaştırıyor.
ÇİFTLERE ORTAK ÖNERİLER...
Çocuk sahibi olamayan çiftler çeşitli psikolojik sıkıntılar yaşayabiliyor. Öncelikle birbirlerini suçluyorlar, suçluluk, öfke ve kızgınlık, kaygı, korku, umutsuzluk, değersizlik, eksiklik ve yetersizlik duygularıyla kıvranıyorlar, gerginleşiyorlar, depresyona giriyorlar, ağlama isteği duyuyorlar ve ağlama nöbetlerine giriyorlar, sorunu inkâr yoluna gidiyorlar, başka doktorlara müracaat ediyorlar, yakın çevredekilerin görüşlerine başvuruyorlar, sorunun kadına ait olduğunu düşünüyorlar, ilk başlarda kulaktan dolma ve çoğu zaman da yanlış bilgilerden oluşan bazı uygulamalar yapıyorlar ve bazen ayrılıyorlar. Bu nedenle çiftin tedavi sürecinde birbirlerine nelerde zorlandıklarını, nelerin onları rahatlatabileceğini sormaları önem taşıyor. Her ikisine de iyi gelecek, birlikte keyif alabilecekleri şeyleri yapmayı ihmal etmemeleri gerekiyor. Mesela cinsellik, tedavi süreçlerinden doğal olarak etkilenebiliyor, fakat bu aynı zamanda ilişkinin temel taşlarından biri... Bu nedenle çiftin tedavi süreçleri dolayısıyla kesintiye uğrayan cinselliğe önem vermeleri, birbirlerini zevke getirmenin, keyiflendirmenin ve yakınlıklarını korumanın çeşitli yollarını bulmaları gerekiyor. Ayrıca tedavi süreçlerinde artan stresten dolayı zaman zaman olumsuzluklar yaşanabiliyor, iletişim hataları yapılabiliyor, bazen kavga da edilebiliyor ama önemli olan olumsuzluklara takılıp kalmamak, gerekirse sorunları aşmak ve mutlu evliliğin sırlarını keşfetmek için bir terapistten yardım almak gerekiyor...
MUTLU EVLİLİĞİN SIRLARI...
Çiftler evlendikleri andan itibaren istedikleri anda çocuk sahibi olabileceklerini düşünüyorlar. Halbuki günümüzde her 100 çiften 15’i istediği zaman anne baba olma yetisine sahip değil... Çiftler bunu fark ettiklerinde sadece tedavi sürecine girmiyorlar, aşmaları gereken psikolojik bir sürece de giriyorlar. Bu süreci kadın ve erkek farklı duygularla ve farklı tepkilerle yaşıyor, evlilik ilişkileri yara alıyor. Genellikle teşhis konulduktan sonra çocuk sahibi olamamayla ilgili olarak, öfke nöbetleri, endişe, korku, kaygı, suçluluk gibi duygular yaşanabiliyor, doğurganlık yetisinin olmaması başarısızlık olarak algılanabiliyor, "Neden ben?", "Herkes gebe kalıyor, ben niye kalamıyorum?" gibi düşünceler akla gelebiliyor ve "Doktor yanlış teşhis koydu!", "Tahlil sonuçları yanlış çıktı!" gibi söylemlerle inkar yoluna gidebiliyor. Aşırı sigara ve alkol tüketimi, dikkat güçlüğü, ağlama krizleri, yeme bozuklukları, nedeni belli olmayan bedensel ağrılar ortaya çıkabiliyor.  Sonuçta teşhis ve tüp bebek tedavi süreçleri çiftin evlilik yaşamlarında aşmaları gereken önemli engellerden biri olabiliyor. Oysa mutlu evliliklerin sırları herkese göre her topluma göre değişkenlik gösterebiliyor ancak dünyanın her yerinde tüm ilişkilere uyan bazı “iyi geçinme kuralları” var... Örneğin sevgi, saygı, güven, yakınlık, mahremiyet ve cinsellik eşleri bir arada tutan, evliliği yürüten çok önemli unsurlar... Çoğu insan sevginin bir duygu olduğunu sanıyor, oysa sevgi duygudan ziyade bir mevcudiyet biçimi... Bu nedenle önemli olan ideal eşi bulmak değil, daha sevgi dolu ve gerçekçi bir insan olabilmek... Olgun sevgi, “eşlerin birbirine dikkat, kabul, takdir, şefkat sunması” ve “kendileri olmakta özgürlük tanıması” üzerinde yükselebiliyor. Bunlar sağlandığında evlilik; çocukluk yaralarının kanatıldığı bir arenaya değil, bu yaralara merhem olunabilen kutsal bir ilişkiye dönüşebiliyor. Bu nedenle evlilik çok önemli bir kurum, işlerden arta kalan zamanlarda idare edilebilecek bir kurum değil... Evliliği sürdürmek ve tüp bebek sürecindeki çatışmaları büyümeden çözebilmek için bazı “temel iletişim becerileri” var, bunlar sonradan öğrenilebilir şeyler... Sağlıklı iletişim; hak verilmese de anlayarak dinlemek, düşünce ve duyguları suçlamadan paylaşabilmek, samimi ve dürüst olarak karşı tarafı adam yerine koymak, fikirlere ve tercihlere saygı duymak olarak tarif ediliyor. Bu tür iletişim becerilerini kazanmak zaman alabiliyor ama her eğitim seviyesinden insan bu becerileri sonradan öğrenebiliyor ve kendini geliştirilebiliyor.
SİGARA ALKOL VE STRESTEN UZAK DURMAK GEREKİYOR...
Tüp bebek tedavisiyle çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin sigara, alkol ve stresten uzak durmaları, kahve ve kolalı içecekleri fazla tüketmemesi gerekiyor. Çünkü tedavi sürecinde anne ve baba adaylarının sigara ve alkol alması, strese girmesi gebe kalmayı zorlaştırıyor. Özellikle stres cenin transferiyle gebelik oluşması ihtimalini düşürüyor. Erkeklerde sperm kalitesi, kadınlarda ise yumurta kalitesi ve rahim içi sigaradan olumsuz etkileniyor. Bu nedenle tüp bebek tedavisinde de hem erkeğin, hem de kadının sigara kullanımı başarı oranlarını düşürüyor. Bu nedenle çok zahmetli, çok masraflı ve çok sıkıntılı bir süreç olan tüp bebek tedavisi öncesi çiftlerin sigarayı ve alkolü bırakmaları ve tedaviye ondan sonra başlamaları önem taşıyor. Ayrıca sigaranın içinde bulunan nikotin bebeğe giden kan miktarını azaltmak suretiyle erken doğum ve düşük doğum ağırlığına yol açabiliyor, plasentanın bebek doğmadan ayrılmasına ve gebelikte tansiyon yükselmesine neden olabiliyor. Alkol ve her türlü bağımlılık yapıcı maddeler anne sağlığını olumsuz etkiledikleri gibi, erken doğum, gelişme geriliği ve bebeğin anne karnında ölümüne neden olabiliyor.
DÜZENLİ EGZERSİZ YAPMAK GEREKİYOR...

Tüp bebek tedavilerinden önce kadınların ideal kiloda veya ideal kiloya yakın olmaları arzu edilen bir durum... Hatta fazla kilo söz konusuysa ve kadının yaşı uygunsa, kilo verilmesini amaçlamak üzere tüp bebek tedavisi birkaç ay ertelenebiliyor. Genel yaşam tarzının düzenlenmesi, stresten uzak durulması, yeme ve içme alışkanlıklarının düzeltilmesi, düzenli beslenme, düzenli egzersiz, rahat bir yaşam tarzı, sigara ve alkol içiliyorsa bundan uzak durulması tedavi sürecinde çok önem taşıyor. Çünkü tüp bebek tedavilerine başlamak için en uygun zamanlama çiftin kendilerini bedensel, ruhsal ve sosyal olarak en rahat hissettikleri dönem olmalı... Gergin, yorgun, aşırı stres yüklü olarak tedaviye başlamaktansa, bu durumları düzeltip, ideal zamanı yakalamak çifti başarıya ulaştıran önemli bir detay olabiliyor.

14 Ekim 2014 Salı

PANİK ATAK ÖLDÜRMEZ AMA GÜÇLENDİRİR

“Eyvah kalp krizi geçiriyorum, galiba ölüyorum!" şeklinde yaşanan ani korku ve kaygı nöbetlerine eşlik eden çarpıntı, tehlikede olma hissi, aşırı terleme ve bulantı gibi belirtilerle kendini gösteren panik atak, beklenmedik bir anda kendiliğinden ortaya çıkıyor ve son yılların en yaygın ruhsal rahatsızlıkları arasında yer alıyor. Yazılı ve görsel medyada sıklıkla adından bahsedilen hatta dost sohbetlerinde bile gündem konusu olabilen, çağımızın sorunu panik atak, kişinin tüm yaşamını alt üst edebiliyor, ancak doğru tanı ve tedavi yöntemleri ile kontrol altına alınabiliyor ve ortadan kaldırılabiliyor. Bu nedenle “Panik atak nedir?”, “Panik atağın belirtileri nelerdir?”, “Panik atağın çözüm yolları nelerdir?” gibi sorulara verilecek yanıtlar hala merak konusu olabiliyor.
KÖKENİ MİTOLOJİK OLAN BİR RAHATSIZLIK…
“Pan” kadim Yunan mitolojisinde kırların, çobanların, sürülerin, dağlık arazilerin, avcılık ve doğa seslerinin Tanrısı olarak biliniyor ve anlatılıyor. Ve insanoğlu gibi ölümlü olan tek mitolojik Tanrı olarak anılıyor. Mitolojiye göre, Pan, ormanlarda ve dağlarda, tenha yerlerde dolaşan gezginleri, yolcuları, sevgilileri aniden önlerine çıkarak korkutuyor, kendi halinde otlayan sürüleri ve diğer hayvanları korkunç çığlıklar atarak panikletiyor. İnsanlar, hayvanlar ve tüm canlılar neye uğradıklarını şaşırıp korku içinde kaçışıyorlar. İşte panik kelimesinin kökeni de buradan geliyor yani Yunanca “panikos” kelimesinden... Panik atak sorunuyla ilk kez tanışan günümüz modern insanı, artık yaşamındaki hiçbir durumun garanti altında olmadığını anlayıp, tıpkı mitolojik Tanrı Pan gibi bağırıp çağırıyor, panikleyip kaçıyor, acı çekiyor ve ne yaşadığını tam olarak anlayamadığı için de doğal olarak korkuyor.
KORKU+KAYGI+ÜZÜNTÜ +PANİK = PANİK ATAK
Korku, nedeni ve kaynağı bilinen bir tehlike karşısında gösterilen duygusal tepki olarak tanımlanıyor. Bireyin algıladığı bir tehlike karşısında veya gerçek bir durum nedeniyle ortaya çıkabiliyor. Korkunun kaynağı, fiziksel olabileceği gibi, sosyal aşağılanma, alay gibi insanın toplumsal konumunu tehdit eden sosyal nedenler de olabiliyor. Şiddeti yüksek olsa bile, süreli olan ve dış tehlikeyle orantılı olan korkuya "normal korku", şiddeti yüksek olmakla birlikte, dış tehlikenin önem derecesine bağlı olmayan (irrasyonel) ve yüksek şiddette devam eden korkuya da "normal dışı korku" (fobi) adı veriliyor. Kişi herhangi bir tehlike hissettiğinde vücudu otomatik biçimde tepki gösteriyor, nefes alıp vermesi hızlanıyor, kalbi daha hızlı çarpmaya başladığından vücut ısısı artıyor, soğuk soğuk terlemeye başlıyor. Bu durumda karşısında üç yol oluyor; “savaşmak”, "donup kalmak" ya da “kaçmak”... Kaygı, korku ile en çok karıştırılan ve en yakın görünen duygu, oysa  aralarında önemli farklılıkları var... Kaygı, nedeni belirsiz ve bilinmeyen bir tür korku olarak tanımlanabiliyor. Buna göre kaygının en önemli özelliği, ferdi tehdit eden açık bir tehlike olmadığı durumlarda ortaya çıkması... Çünkü kaygı, her canlı varlığın en temel duygularından birisi ve doğumla başlıyor. Korku bilinen ve anlık olarak yaşanabilecek bir tehlike veya duruma karşı ortaya çıkarken, kaygı daha çok bilinmeyen ve gelecekteki durumlarla ilgili oluyor. İnsanlarda kaygı duygusu korkuya oranla daha yaygın, daha yavaş ortaya çıkıyor ama sürekliliği daha uzun oluyor. Panik atak ise kişinin karışık korku ve kaygı duygularıyla dört bir taraftan kuşatılması durumu olarak biliniyor. Yoğun iş temposuyla özel yaşamı arasında bir denge kurmaya çalışan ve beton yığınları arasına sıkışmış olan günümüz insanı bir de iç dünyasında sınırları belli olmayan, görünmez duvarlar arasına sıkışıp kendisini bitmiş ve çaresiz hissedebiliyor. Bu çaresizlik beraberinde, içinde yoğun biçimde sıkıntı, korku ve kaygı tohumları barındıran panik atak nöbetlerini getirebiliyor.
"EYVAH KALP KRİZİ GEÇİRİYORUM!"
Panik atak nöbeti geçiren pek çok kişi yaşadığı belirtileri, korkuyu ve paniği “Eyvah ölüyorum ya da kalp krizi geçiriyorum galiba!”, “Kontrolümü tamamıyla yitirdim!” diyerek  ifade ediyor. Bu tip kişiler duygu ve korkularını normalde kullandıkları dil ve üsluba oranla çok daha korku dolu, yoğun ve abartılı biçimde tanımlıyor. Tüm belirtiler kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların bir arada yaşanmasına ve "Kalp krizi geçiriyorum" korkusuna neden oluyor. Göğüste sıkışma, ağrı, nefes darlığı hissi gibi şikayetler panik atak hastalığının tipik belirtileri arasında yer alıyor. Bu belirtilere, kalp hastalıklarında da rastlanıyor. Bu durum panik atak hastalarının, kalp rahatsızlığı şüphesiyle doktora gitmelerine yol açıyor. Oysa kalp kriziyle panik atağı birbirinden ayırmak mümkün... Kalp krizinde yaşanan ağrı daha çok göğsün orta kısmında hissediliyor, sırta, omuzlara, kollara, çeneye ve boyuna yayılabiliyor. Özellikle sol kola yayılması tipik... Bazen göğüste ağrı olmadan sadece çenede, boyunda, omuz ve kollarda da ağrı ortaya çıkabiliyor. Ağrıya çoğu zaman terleme, bulantı, baş dönmesi, nefes darlığı, baygınlık hissi ve solukluk gibi belirtiler de eşlik edebiliyor. Ağrı, tek belirti de olabiliyor. EKG ve benzeri tanı yöntemlerinde belirlenen anormal kalp hareketleri görülüyor. Panik atakta ise, aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleri oluyor. Kişilerin çoğu zaman "kriz" adını verdiği bu nöbetler yani panik atak birdenbire başlıyor, giderek şiddetleniyor ve şiddeti 10 Dakika içinde en yoğun düzeye çıkıyor. Göğüs ağrısı, kalbin hızlı çarpması, baş dönmesi, sersemlik ve bayılma duygusu, soluk kesilmesi veya hava açlığı, el ve ayaklarda üşüme, yanma, karıncalanma veya hissizlik hatta titremeler ya da sarsılmalarla krize eşlik ediyor. Ağrının yoğunluğu bunaltı hali arttıkça artıyor. Kişi kalp krizi geçirdiğini zannediyor ve şiddetli bir ölüm korkusu yaşıyor. Yukarıdaki belirtileri okuyan birçok kişi “Eyvah! Bunların bir kısmı bende de oluyor! Acaba panik atak hastası mıyım?” diye korkabiliyor. Pek çok insan bu türden belirtileri zaman zaman yaşayabiliyor, ama genellikle bu çok kısa sürüyor ve gerçekten panik atak yaşayan kişilerin hissettiği ağırlıkta ve yoğunlukta asla gerçekleşmiyor. Ancak şöyle bir risk de var... Daha önce kalp krizi geçirmiş bir insanda panik atak gelişebiliyor. Bu nedenle gögüs ağrısı şikayetiyle gelen kişinin önce kalp ve damar hastalıkları yönünden kontrol edilmesi önem taşıyor. Eğer kalp damar hastalığı mevcut değilse panik atak tanısını koymak son derece kolay bir hal alıyor.
NASIL VE NEDEN ORTAYA ÇIKIYOR?
Özellikle yüksek eğitimli ve kentli yaşam tarzını benimsemiş olan kişilerde (daha çok kadınlarda) ortaya çıkan panik atak, farkında olunan ya da olunmayan bir anda yaşamdaki bir dönüm noktasında ortaya çıkıyor. Bu dönüm noktası genellikle yaşanılan bir kayıp olabiliyor… İş kaybı, eş kaybı, çevre kaybı, itibar kaybı, para kaybı, güven kaybı gibi... Mesela bir iş adamının iflas durumu (maddi kayıp), başka bir şehre taşınmak (çevre kaybı), anne olmak, askere gitmek (özgürlük kaybı), sevilen bir kişiden ayrılmak (duygusal kayıp), deprem veya doğal afet sonrası ailenin kaybı (kendine güven kaybı) örnek teşkil edebiliyor. Kayıpla beraber ani gelen bir endişe hissi, kalp çarpıntısı, nefes almakta zorluk, uyuşma karıncalanma, ortama yabancılaşma, baş dönmesi gibi belirtiler yaşanabiliyor. Belirtileri yaşayan kişi çok korkuyor, öleceğini bile düşünebiliyor. Çoğu zaman hastanelerin acil bölümleri ziyaret ediliyor. Kişiye yapılan tetkiklerden sonra fiziksel hiçbir şeyi olmadığı ve sağlıklı olduğu söyleniyor. Bu durum kişide daha fazla korku ve panik duygusu yaratıyor. Yaşadığı şey her neyse modern tıp biliminin dâhi anlayamadığını, üstesinden gelemediğini düşünüyor. Aynı korku ve belirsizlik duygusunu bir kez  daha yaşamaktan korkmaya başlıyor. Korktuğu başına geliyor. Başka doktorlara gidiliyor, check-up'lar, kontroller yaptırılıyor, filmler çektiriliyor ve tabi hiçbir organik bozukluk görülmüyor. Kişinin kafası daha çok karışıyor.

PANİK ATAK YAŞAYAN ERKEKLER ERKEN BOŞALIYOR!
Panik bozukluğu olan erkeklerde, başta erken boşalma ve depresyon olmak üzere çeşitli hastalıklar tabloya eşlik edebiliyor. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği‘nin yaptığı bir araştırmaya göre panik atak yaşayan erkekler genellikle çekingen ve bağımlı bir yapıya sahip kişiler oluyor. Bu nedenle de kendilerine olan güven duyguları azalıyor. Bunlar genellikle aşırı kırılgan, utangaç, eleştiriye çok duyarlı ve çabuk yıkılan kişiler olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle erken boşalan erkeklerin ortak özellikleri ile panik atak yaşayan erkeklerin ortak özellikleri arasında bir paralellik kurulabiliyor. Yapılan araştırmaya göre panik atak yaşayan erkeklerin yüzde 80’ninde erken boşalma da görülebiliyor. Panik atak stresli olaylarla alevlenebiliyor. Yapılan çalışmaya göre panik atak yaşayan erkeklerin yüzde 55’inde, panik atağın korkutucu bir olaydan sonrası başlıyor. Erken boşalma ve beraberinde meydana gelen başaramama korkusu, heyecanı ve stresi arttırarak kişide panik atağı başlatabiliyor.
TEDAVİSİ MÜMKÜN...
Panik atakta ilaç tedavisi ve psikoterapi başlıca tedavi seçenekleri olarak karşımıza çıkıyor. Panik atak yaşayan kişiler genellikle mevcut durumlarının ömür boyu süreceğini ve hiç iyileşmeyeceklerini düşünüyor. Böyle düşünmeleri, atakların meydana getirdiği çöküntüyü daha da derinleştiriyor. Ağır vakalarda ilaç tedavisinin yanı sıra psikolojik destek ve psikoterapinin de uygulanması gerekiyor. Ülkemizde gerçek manada yeterli psikoterapistin olmaması tedavinin daha çok ilaçla yapılmasına neden oluyor. Psikoterapide panik atak yaşayan kişinin neden böyle bir sorun yaşadığının keşfedilmesinin yanında, panik atakla baş etme mekanizmaları da öğretiliyor. Atağı yatıştıracak nefes ve gevşeme egzersizleri uygulanıyor. En az 1 yıl süre ile ilaç tedavisinin yanında, kişinin beklentilerini ve düşünüş biçimini değiştirme, gevşeme ve nefes eğitimi, kaygıya yol açan etkenlerle yüzleştirme gibi yaklaşımların olduğu bilişsel davranışçı terapi teknikleri çoğu zaman işe yarıyor. Ayrıca panik ataklar sırasında ölmenin veya delirmenin olası olmadığı anlatılarak kişinin rahatlaması sağlanıyor. Bu süreçte panik atak yaşayan kişi ile terapisti arasında çok iyi bir iletişimin olması önem taşıyor.
BENİ ÖLDÜRMEYEN ACI GÜÇLENDİRİR…

Panik atak tedavisi gören pek çok insanın yaşama bakışlarında, yaşam felsefelerinde ve görüş açılarında köklü değişiklikler ortaya çıkıyor. Yani başarılı bir şekilde tedavi edilen panik atak, kişiyi hayatın içindeki kaygı yaratıcı durumlara karşı daha dirençli hale getiriyor. Psikoterapi ile tedavi edilen kişilerde yanlış ve hatalı düşünce kalıplarına odaklanılarak bunların sağlıklı olanları ile yer değiştirildiği taktirde, kişinin yaşamının her alanında köklü değişimler yaşanması beklenen bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle ünlü Alman düşünür ve edebiyatçı Nietzsche’nin "Beni öldürmeyen acı güçlendirir!" sözünü hatırlamak gerekiyor.

1 Ekim 2014 Çarşamba

İYİ BAYRAMLAR

Sağlıklı ve erdemli bir insan davranışı olan HOŞGÖRÜ; tahammül etme, katlanma, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, farklılıklara saygı duyma, çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla ve anlayışla katlanabilme demektir. Ayrıca beşeri münasebetlerin temeli olan hoşgörü; kendini ifade etme hakkına saygı duyma, izin verme, aldırmama ve iyi karşılama anlamlarına da gelir. Evde, trafikte, sokakta, okulda, iş yerinde, hayatın içinde, kısaca insanın olduğu her yerde hoşgörüye ve koşulsuz sevgiye ihtiyaç var… Çünkü hoşgörünün ve sevginin olmadığı yerde çatışma, bencillik, anlaşmazlık, güvensizlik, tartışma ve kavga gibi tüm olumsuzluklar yaşanır. Bu nedenle dostluğu ve sevgiyi, geleceği ve hüznü, acıyı ve yalnızlığı paylaştığımız; birlik ve beraberliğimizi, kardeşlik ve dostluğumuzu en sıcak şekilde hissedebileceğimiz ve hoşgörünün hâkim kılınması gereken Kurban Bayramı’nın ülkemize huzur ve mutluluk getirmesini dilerim.
HASET YAKAR VE YIKAR...
Buğdaylar sevilir, çünkü onlar alçak gönüllüdür, büyüdükçe, olgunlaştıkça, içleri doldukça, ağırlaşırlar ve başlarını yere eğerler. İnsan da böyle olmalı... “Haset”; kıskançlık, kendinde olmayan bir şeye aşırı istek duyma ve beraberinde ona sahip olanın elinden gitmesini isteme, başkalarının başarılarına katlanamama duygusudur. Hani diyor ya Mevlana; “Haset; kusur ve ayıbın mayasıdır!” diye, ne kadar doğru! Bu duyguya sahip bazı kişi ve kurumlar; “Bir hekimin ve terapistin öncelikli görevi, bilgilendirerek hastalıkları önlemeye ve bilimsel gerekleri yerine getirerek hastaları iyileştirmeye çalışarak insanın yaşamını ve sağlığını korumaktır!”ilkesinden bihaber olarak hekimlik ve terapistlik mesleği çerçevesinde yapılanlardan rahatsızlık duyuyorlar. Ama meslek uygulaması sırasında “etik kurallara uyulması”, “iftira atılmaması” ve “insan onurunu gözetmesi” de hekimin ve terapistin öncelikli ödevidir, bunu hatırlamıyorlar. Genel olarak anlamadıkları şeyleri “anlamsız ve bilimdışı” kabul etmeleri akla ziyan bir gerçeklik olabilir, ancak bilimsel yöntem bu tuzağa düşmemeyi gerektirir. Mevlana'nın dediğini hatırlatalım: “Bir bıçak kendi sapını başka bir bıçak olmaksızın nasıl yontabilir? Sen git yaralarını bir gönül cerrahına göster. Sen onları kendi kendine tedavi edemezsin. Dünyevi duygu ve düşüncelerinin sağlığını tabipten, kişiyi sonsuza yücelten güzel hislerin sıhhatini de âlimden öğren. İki parmağını ucunu iki gözüne koy. Dünyadan bir şey görebilir misin? Görmüyorsan bu âlem yok değildir. Görmemenin ayıp ve kusuru ancak nefsin uğursuz iki parmağına aittir. Sen evvela gözlerinden parmaklarını kaldır. Ondan sonra dilediğini gör. İnsan gözden ibarettir. Geri kalansa cesarettir. Göz ise ancak dostu görene denir.” Bu nedenle herkes aldığı aile terbiyesi, bilimsel birikimi, hoşgörü anlayışı, terapi yapma ve insanı anlama becerisi doğrultusunda mesleğini icra eder, işini yapar. Hayata ve olaylara kendisi gibi bakmayanlara tarz dayatmaya, terapistlik mesleğinin temizlenmesi konusunda ahkâm kesmeye, halt bildirmeye ve bilimsel fetişizme gerek yoktur. Herkes ne arıyorsa, O’dur. 

KİŞİ KENDİNDE OLMAYANI BAŞKASINDA GÖRMEZ...
Birisinde görülen her olumsuzluk, negatiflik, eleştiri veya suçlama, aslında tüm bunları yapan kişide vardır. Kişi kendinde olmayanı başkasında görmez. Kendisinin yapmadığını bir başkasına suçlama olarak söylemez. Yani kavgalarda söylenen suçlamaların hepsi, aslında kişinin kendi kusurlarını görmesi için bilinçdışının ona sunmuş olduğu bir formüldür. Kişi birisine “Bilimdışı, yeterli değil!” dediğinde aslında bu ifade, onu kullanan kişinin bilimdışı olduğunun ve yetersizliğinin olduğunu gösterir. Haset ve kıskançlıkla yoğrulmuş kişiler genelde bu tür sözleri çok söylerler, kedi gibi uzanamadıkları ciğere mundar derler. Böyle olunca aslında haset kişi kendi yetersizliğini ve aşağılık duygularını görmek yerine kıskandığı kişide kendi kusurlarını görür. Tıpkı Mevlana’nın sözündeki gibi,“Karşındakinde gördüğün suç, sendeki suçun cinsindendir. Önce o huyu kendi tabiatından atman gerek. Sendeki çirkin huy, sana onda göründü.” Kişi içinde olup da kabul edemediği ya da aşamadığı bazı kusurları başkalarında çok kolay fark eder. Yani Mevlana, “Karşınızdakini suçlamak ve değiştirmektense işe önce kendinizden başlayın ve kendinizi düzeltin.” diyor. Kendi kusurlarını görmek, kendini ayıplamak, o ayıbın merhemi ve ilâcıdır. Değişim herkesi korkutur. 

BAKIŞ AÇINIZI DAYATMAYIN...
Gözlüklü öküzlerle şişman domuzlar konuşabilselerdi, konuları hep ot ve yem üzerine olurdu. Hep başkalarını eleştiren ve “kendi bakış açılarının mutlak doğru olduğunu dayatan insanlar” da onlardan farksızdır. Konuştukları her şey ot ve yem üzerinedir. Ancak ot nedir, yem nedir, değişir sürekli. Son zamanlarda yazılanlara ve söylenenlere bakıldığında; erdemden uzak birilerinin hasetlendikleri kişilerin arkasından konuştukları, iftira attıkları ve asılsız şikâyetlerle birilerini karalamaya çalıştıkları görülüyor. Böyle yaptıklarına göre hakkında konuştukları kişiler onlardan önde demektir. Dünyanın kanunlarından biridir bu, arkadan konuşmaya devam ederler, çünkü karşılarına çıkacak kadar büyük olmadıkları gibi, kendilerine olan hâkimiyetlerini yitirdiklerinin farkında bile değillerdir. İnsan kendine olan hâkimiyeti yitirdiği ölçüde özgürlüğünü de yitirir. İnsanın kendini kontrol edebilmesi için, kendinden emin ve kendine hâkim olması gerekir. 

HASETTEN VE KİNDEN ARININ...
İnsan hasetten ve kinden arınmalı, zararsız olma düşüncesini benimsemelidir. Bu anlayış düşüncelerin hırstan, nefretten arınarak sonsuz bir açıklığa, cömertliğe sahip olmasıyla kazanılır. Yani insanların yalan, iftira, hakaret ve boş konuşmalardan uzak durması gerekir. İnsan sadece yararlı diye adlandırılan eylemlerde bulunmalı ve herhangi bir eylemde bulunurken şikâyet etmekten kaçınılmalıdır. Yapılan eylemin insanın kendisine ve başkalarına mutlaka bir yararı dokunmalıdır.

GERÇEKLERİ ANLAYABİLMEK...
İnsan doğasındaki bütün iyi huylar, insanın ruhsal yetkinliği ve olgunluğu, ahlakın övdüğü iyilikçilik, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk gibi niteliklerin genel adı erdemdir. “Erdem” bazen ahlak anlamında, bazen etik anlamda, bazen adalet anlamında kullanılır. Erdemi kısaca insanı insan yapan değerler bütünü olarak tanımlamak mümkündür. Erdem insana dair güzel şeylerdir, mutluluktur, sevgidir, dostluktur, dinlemektir, şükretmektir, alçakgönüllülüktür, hoşgörülü olmaktır. Erdem kinden nefretten, düşmanlık duygusundan kalbi arındırmaktır. “Erdemli görünmek”, erdemden bahsetmek kolaydır, insana külfet yüklemez, esas olan erdemli yaşamaktır. İnsan o zaman erdemin sorumluluğunu alır bedelini ödemiş olur. Gerçek erdem, insanın kendi bakış açısını ortaya koyarken kendini beğenmemesi, kendisi gibi düşünmeyenlere saygı gösterebilmesi, üretmesi ve yaptıklarını yeter bulmamasıdır. Ancak “bilgisiz erdem” olmaz, olsa da zayıf ve faydasız olur. “Erdemsiz bilgi” ise tehlikelidir, aşağılayıcıdır, hasetlendiricidir ve huzursuzlaştırıcıdır. Demek ki bilgi sahibi olmak yetmez, “gerçekleri anlayabilmek” ve “yalanlardan uzak durabilmek” için erdem sahibi olmak da gerekir. Ayrıca insan ne kadar az bilirse o kadar çok bildiğini sanır, çevresindekileri oldukları gibi değil, olduğu yerden ve “olduğu kadar” görür. Kimse, görmek istemeyen kadar kör değildir. Bu nedenle insan her koşulda ve engellere rağmen inandığı gerçekleri savunmalı ve fark yaratmalıdır. Eğer insanın yürüdüğü yolda güçlük ve engel yoksa bilin ki, o yol onu bir yere ulaştırmaz. Bu nedenle erdemli insan tüm engelleri aşmak için yiğit ve kararlı olmalı, gerektiğinde susmayı tercih etmelidir. Ancak Mevlana’nın dediği gibi, suskunluğu asaletinden olmalı, her lafa verecek yanıtı olsa da, bir lafa bakmalı laf mı diye, bir de söyleyene bakmalı adam mı diye. Yiğitliğini intikam almakla değil, tahammül göstermekle ortaya koymalıdır.

DİLİN TEHLİKESİ BÜYÜKTÜR, KALEMİN LEKESİ...
Susmak”; olgunca kabullenmektir habersiz geleni, bazen acı çekmektir, haklılığını bile bile boyun bükmektir ve dinlemektir alabildiğine hırçın düşünceleri. Yine Mevlana‘yı hatırlatalım: “Anladım ki susmak bir cüsse işi, derin denizlerin işi. Sığ suları en hafif rüzgârlar bile coşturabiliyor, derin denizleri ise ancak derin sevdalar. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor ve susan her şey derin ve heybetli…” Bazen de insan konuşmaya tenezzül etmez suskun sanırlar ve umursamazlar. Bilmezler ki, konuşacak olsa yüzüne bakacak yüzleri kalmaz! Çünkü dilin tehlikesi büyüktür, kalemin lekesi. Dilin tehlikesinden kurtuluş ancak susmakla mümkündür. Bunun için tüm öğretiler susmayı övmüş ve takipçilerini susmaya teşvik etmiştir. Bu bakımdan konuşmaya dalmakta, mesnetsiz iftiralar atmakta tehlike vardır, susmakta ise selâmet... Bunun için susmanın fazileti oldukça büyüktür. 

İNSAN ESERLERİYLE KONUŞMALI...
Gerektiğinde sesini değil, sözünü yükseltmelidir insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yaşatan. Bu nedenle insan eserleriyle konuşmaya çalışmalı, suçlamak ve iftira atmak yerine yazmalı, üretmelidir. İnsan kendini bilmeli, bu nedenle kendini bilmezlerin söylediklerinin ve yazdıklarının anlamsızlığını onlar adına utanarak fark etmelidir. Unutulmamalıdır ki, gereksiz eleştiri sadece gizli hayranlıktır. Bazen alınabilecek en büyük intikam; affetmektir ve bazen insanın karşındakine verilebileceği en güzel yanıt; gülüp geçmektir. Çünkü seviyesizlerin ve hasetlenenlerin nefretinin asıl nedeni; olmak istedikleri halde asla hasetlendikleri kişi gibi olamayacaklarını bilmeleridir. 

SÖZ GÜMÜŞSE SÜKÛT ALTINDIR...
Kimi susmalar anlatılamayacak haklılıktan kaynaklanır. Boş sözlerden yüz çevirme fiilini yaşamanın adıdır susmak. Konuşmanın fayda vermediği yerde susmak gerekir. Gereksiz konuşmak, faydasız konuşmak israftır, zaman öldürmektir. Bu nedenle Söz gümüşse sükût altındır!” dememiş mi atalarımız. Maalesef, günümüzde ağzı olan konuşuyor, dili olan söylüyor, sesi çıkan bağırıyor, kalemi olan yazıyor. Maalesef sözlerin çoğaldığı, erdemin ve doğru eylemlerin azaldığı ve boş muhabbetlerin arttığı bir zamanı yaşıyoruz.

BAZEN SUSMAK GEREKİYOR...
Sunay Akın’ın dediği gibi bazen susmak gerekiyor, bazen bomboş bakmak gerekiyor hayatın yalanlarına, iftiralarına, hasetlerine, kıskançlıklarına. Susmak ve onlar için “Bir gün yaptıkları haksızlıkların ve bu şekilde adam olamayacaklarının farkına varırlar!” diye beklemek, “Kimseyi küçümseyecek kadar büyük değilsiniz, çünkü gün gelir; küçümsediğiniz her şey için önemsediğiniz bir bedel ödersiniz!”, “Karanlığa söveceğinize, kalkın bir mum yakın!” ve “Akıllı kişilerin en büyük talihsizliği, salakların abuk sabukluklarıyla başa çıkmak zorunda olmalarıdır!” özdeyişlerini hatırlatarak sabırlı olmak gerekiyor. Bu nedenle kişiye göre davranılmalı, küçükle küçük olunmalı hatta ama seviyesizin seviyesine inecek kadar düşülmemeli bu hayatta. Unutmayın “edepli” edebinden susar, “edepsiz“Ben susturdum!” sanır. Meğer susmak; insanın iç dünyasından gelen seslerle konuşmasıymış, kendi kendine yazmasıymış… Sonuç olarak; bir işi "bilen" yapar, "az bilen" akıl verir, "bilmeyen" eleştirir, "yapamayan" çamur atar...

HER GÜNÜMÜZ BAYRAM TADINDA OLSUN…
Değerli halkımızın, kamu görevlilerinin, sivil toplam kuruluşlarının ve değerli basın mensuplarının, Kurban Bayramı’nı en içten duygularımla kutlar, dostluk, sevgi ve saygılarımı sunarım.

30 Eylül 2014 Salı

OLUMSUZ KIYASLAMALAR ALDATMAYA ZEMİN HAZIRLIYOR

Evlilik terapistlerinin "yol kazası" olarak gördüğü, toplumun gayri ahlaki davranış şekli olarak algıladığı aldatma, hala geçmişten günümüze çift ilişkilerinin en önemli gündem maddesini oluşturmaya devam ediyor. Kimse bir ilişkiye aldatmak ya da aldatılmak için başlamıyor ama şu da bir gerçek ki, çoğu ilişki aldatmanın kötü etkileri altında can çekişiyor. Türkiye'nin en örgütlü ve en saygın cinsel sağlık derneklerinden biri olan Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED - www.cised.org.tr)’nin yaptığı ankete göre, erkeklerin yüzde 30’u, kadınlarınsa yüzde 10’nu partnerlerini en az bir kere aldatıyor. Yani spor salonundaki esmer yakışıklı, bardaki sarışın kadın, iş yerindeki kızıl saçlı kız, etraf mayın tarlalarıyla dolu... Peki aldatmanın sebebinin sadece seks olduğunu mu düşünüyorsunuz? İş o kadar kolay değil… CİSED cinsel terapistlerinin partnerlerini aldatan kişiler üzerinde yaptığı anket çalışmasına göre, katılanların yüzde 45’i aldatma sebeplerinin sadece fiziksel çekim değil, duygusal ihtiyaçlardan kaynaklandığını ve yüzde 70'i ise partnerlerini bir başkasıyla kıyasladıklarını söylüyor. Bu nedenle aldatmayı önlemek ve var olan ilişkiyi korumak için olumsuz kıyaslamaların önüne geçmek önem taşıyor. Çünkü partneri, gerçek ya da hayali başka biriyle olumsuz kıyaslama, aldatmaya zemin hazırlayabiliyor, aldatma için ilk uyarıları gözden kaçırmaya neden olabiliyor. Oysa olumsuz kıyaslama yerine empati göstermek, model olmak, partnerin olumsuz bir durum karşısında çektiği zorluğu ve duygularını anlamak çok önemli...

“OLUMLU” KIYASLAMALAR…
Olumlu ve olumsuz kıyaslama her zaman evlilik ve ilişki terapistlerinin gündeminde yer alıyor.  Yakın ve bağlılık içeren ilişkilerin erken dönemlerinde yapılan “Hasan çok zor bir adam, kuralcı ve katı, hayatı çekilmez kılıyor. Ali gibi yakışıklı ve tatlı, komik ve başarılı bir erkek ile birlikte olduğum için çok şanslıyım. Başka bir erkekle evli olmayı hayal bile edemezdim” gibi olumlu kıyaslamalar; (1) “İçinde bulunduğum ilişki doğru bir ilişki, sevdiğim kişi doğru bir kişi” inancını pekiştiriyor, (2) çiftin her geçen gün birbirine daha çok değer vermesine yardımcı oluyor, (3) çiftin birbirlerinin olumlu yönleriyle gurur duymalarını sağlıyor, (4) minnet hissedilmesini zemin hazırlıyor, (5) diğer seçenekleri görmezden gelmeyi sağlıyor, (6) çiftin “Biz bir yana dünya bir yana” tutumunu geliştirmesine destek oluyor, (7) çiftin ilişkiye olan bağlılıklarını arttırıyor, (8) çiftin duygusal ihtiyaçlarını daha kolay karşılayabilmelerini sağlıyor, (9) çiftin ilişkileri hakkında olumlu ve umutlu düşünebilmesine yardımcı oluyor, (10) çiftin birbirlerinin olumsuz yönlerini hafife alabilmelerini sağlıyor, (11) çiftin birbirlerini kaybetmeyi bir felaket gibi algılamalarını sağlıyor ve (12) zor zamanları kolayca atlatabilmelerine yardımcı oluyor.

“OLUMSUZ” KIYASLAMANIN 13 LANETİ…
Birçok kişi farkında bile olmadan, kendine veya partnerine itiraf etmeden olumsuz kıyaslamalar yapar, bu olağan ve doğal bir durum… Ancak çift birbirine sırt çevirdiğinde, sağlıklı iletişim kuramadığında ve birbirlerinin duygularını yok saydığında, olumlu kıyaslamaların aksine, “Ayşe, eşimden çok daha güzel ve mutlu bir kadın. Keşke onunla evli olsaydım, işte o zaman kendimi daha başarılı hissedebilirdim. Eşim beni takdir etmiyor, Ayşe ise ediyor” gibi olumsuz kıyaslamalar; (1) ilişkiye çok zarar verebiliyor ve ilişkiyi zehirleyebiliyor, ilişkinin başını belaya sokabiliyor ve bağlılıkları zayıflatabiliyor, (2) kusurlara odaklanmaya yol açabiliyor, (3) değersizlik duygusuna yol açabiliyor ve kaygıyı arttırıyor, (4) sır saklamaya bahane oluyor (5) çatışmaları, umutsuzluğu ve mutsuzluğu perçinliyor, (6) diğer seçeneklerin daha fazla hayal edilmesine sebep oluyor, (7) yapılan kavgaların şiddetini arttırıyor, (8) çiftin keşke’lere odaklanılmasına yol açıyor, (9) çiftin, kendini aldığı üründen pişman olan "kandırılmış bir müşteri" gibi hissetmesine neden olabiliyor, (10) çiftin kendilerini birbirlerine adamalarına engel olabiliyor, (11) çiftin daha bencilce davranmasına neden olabiliyor, (12) çiftin koşullu sevgi ile ilişkiyi şartlara bağlamasına yardımcı oluyor. Sonuçta (13) partneri, gerçek ya da hayali başka biriyle olumsuz kıyaslama aldatmaya zemin hazırlıyor. Kıyaslama durumunda kişi anlaşılmadığı duygusuna kapılıyor ve kendisini yalnız hissediyor. Anlaşılmama duygusu o andaki ruh haline bağlı olarak kızgınlığa, öfkeye ve küskünlüğe yol açabiliyor. Kıyaslanma sonucunda rekabet duygusunun aşırı hale gelmesi, kişinin gücünün üstünde gayret göstermesine ve zamanla öğrenilmiş çaresizliğe sebep olabiliyor.

UÇUK VİRÜSÜ GİBİ İHANET MİKROBU…
Olumsuzluk kapanına sıkışan çiftler, daha fazla olumsuz kıyaslama yapıyor, uçuk virüsü gibi ihanet mikrobunun çifte bulaşmasına neden oluyor. Yani çift hastalık nedeni olan virüsü vücutlarına almış, sinir sistemlerine yerleşmiş vaziyette bekler hale geliyor. Nasıl ki, yeterli beslenememe durumunda, aşırı A vitamini alındığında, aşırı alkol tüketiminde, yoğun stres dönemlerinde, grip gibi bağışıklık sistemini yoran bazı hastalıklarda, adet dönemlerinde, kişisel hijyen bozukluğunda uçuk virüsüne bağlı, uçuk hastalığı tekrarlamaya başlıyorsa, kavga, küslük, iletişimsizlik, cinsel sorunlar, yeni bir bebek ya da iş gibi önemli değişiklikler, bir ebeveynin ölümü veya hastalığı, sorunlu bir çocuğun varlığı, senin ailen, benim ailem meseleleri, ekonomik sorunlar, güç ve iktidar mücadelesi gibi, ilişkinin bağışıklık sistemini baskılayan herhangi bir durumda aldatma belirtileri ortaya çıkabiliyor, ilişki yıprandıkça yeni biri aldatmaya neden olabiliyor. Partnerlerden birinin elini uzattığı ama ötekinin tutmadığı zor zamanlarda, yalnızlık, hayal kırıklığı, öfke ve kırgınlık tüm benliği kaplayarak, zamanla kaçınma ve uzaklaşmaya, sorunlarını konuşarak çözme yerine, sorunların etrafından dolaşılmasına veya halının altına süpürülmesine, kırgınlığın ele alınmamasına ve asla onarılmamasına yol açarak aldatmayı derinleştirebiliyor. Birbirinin duygularını yok saymak, dikkate almamak, sevgi ve değer göstermemek kötü bir alışkanlık haline geldiğinde, güven azalıyor ve bazı ihtiyaçların dışarıdan karşılanmasını çok yanlış bir şekilde meşrulaştırabiliyor. “Ben çaresizlikle yasak bir ilişkiye sürüklendim” diyen ve aldatan bir kişi, hem partnerini güvenilmez bulmaya ve bencil olarak damgalamaya, hem de partnerini ve ilişkisini karalamaya başlıyor, sır saklamak için mesafe yaratıyor.

KIYASLAMAK BOŞANMA SEBEBİ OLABİLİYOR...

Eşlerin birbirlerini başkalarıyla kıyaslaması, evliliği bitiren noktalardan ve birçok evliliğin temeline dinamit koyan şeylerden biri... "Onların çok güzel bir evi ve son model bir arabası var, Ahmet bey çok başarılı bir adam ama sen başarısızsın’ diye başlayan bir cümle, telafisi imkansız yaralara yol açabiliyor. Eşlerin evlilik birliğini devam ettirmek istememeleri durumunda, açacakları dava ile yasal olarak ayrılmalarına "boşanma" adı veriliyor. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu eşlerin yasal olarak ayrılmalarını belirli şartlara bağlıyor. Buna göre haklı bir boşanma nedeni olmadan eşler boşanamıyor. Boşanma nedenleri kanun içerisinde "özel boşanma nedenleri" ve "genel boşanma nedenleri" olarak ikiye ayrılıyor. “Eşini başkasıyla kıyaslamak”, birlikte yaşamanın mümkün olmadığına dair hakim kanaati oluşturabiliyor, evlilik birliğinin temelden sarsılmasına neden olduğu ve aldatmaya zemin hazırladığı için boşanma nedeni olarak sayılabiliyor.

24 Eylül 2014 Çarşamba

ALTINCI HİS

Hani bazen telefon çaldığında arayanın kim olduğunu veya bir mesaj geldiğinde kimden geldiğini bilir insan, bazen bir an aklından geçen birini hiç beklenmedik bir anda karşısında buluverir, kimi zaman nedensiz bir sıkıntı kaplar tüm benliğini, "Hadi hayırlısı" der ve bir süre sonra üzücü bir haber alır, bazen “İçimde kötü bir his var” şeklindeki bir cümle dökülür dudaklarından, kötü bir şey olacağından korkmaya başlar ve gerçekten de kısa süre zarfında kötü bir olay olur, bazen de rüyalarında gördüğü şeyler, gün içinde gerçekleşiverir, işte bu tür olağanüstü durumlar 6. his yeteneğinin birer göstergesi olabiliyor... “İçine doğma”, “duyu dışı algı”, “önsezi”, "durugörü", "duyu dışı algılama (ESP, extrasensory perception)", "uzaktan görü" ve "uzaktan hissetme" olarak adlandırılan “6. his” en basit tanımıyla, kişinin olacak olayları tamamen doğal bir güdü ile önceden bilmesi olarak tanımlanıyor. Dokunma, görme, işitme, tat alma ve koklama olarak bilinen 5 duyudan tamamen farklı olarak gerçekleşen bu durum, bilimsel olarak kanıtlanamayan bir fenomen… Kelime anlamı olarak felsefede, mistisizmde, ezoterizmde ve farklı öğreti sistemlerinde değişik anlamlarda kullanılan bir terim... Oysa 6. his aracılığı ile kötü olayların gerçekleşeceğinin bilinmesi, çoğu insanın hayatı boyunca birkaç defa yaşadığı bir deneyim…
ALTINCI HİSSİN KÖKENLERİ…
Beynin sağ yarım küresi sıklıkla kullanıldığında  sezgisel kapasite artıyor. Diğer yandan yapılan bir çok bilimsel araştırma beynin sinir sisteminin bir parçası olan empatik nöronların önseziler konusunda asıl rolü üstlendiği gösteriyor. Bu nedenle çok yakın ilişki içinde olan insanların, özellikle de birbirine âşık çiftlerin beyinlerinin zaman zaman birlikte işlediği bilinen bir gerçek... Aralarında fiziksel bir iletişim durumu olmasa dahi, iki insanın sinir sistemleri uyum içinde işleyebiliyor. Yani birisiyle çok yakınlaşınca, beyindeki parietal lob aktif hale geliyor. Bu zamanlarda karşılıklı olarak çift birbirinin zihninden geçenleri okuyabiliyor. Öte yandan, örneğin ıssız bir sokakta, kişi takip edildiğini ya da arkasında birinin olduğunu gerçekten de hissedebiliyor. Ayak sesleri duymadan ve takip edildiğine dair bir veri olmaksızın bunu nasıl yapabiliyor? İşte bu noktada, bilim devreye giriyor. Arkadan geleni görmemesine ve duymamasına rağmen hissedebilmenin birçok nedeni olabiliyor. Kişinin duymuyor, görmüyor, kokusunu almıyor olması, gerçekten duymadığı, görmediği veya kokusunu almadığı anlamına gelmiyor. Bu tip bilinçsiz olarak algılanan duyuların toplamına “6. his” adı veriliyor. Çoğu bilim insanı, böyle bir duyu tipi olduğunu kabul etmiyor. (1) Ancak arkada gerçekten biri varsa, ayaklarından çıkan çok düşük şiddetli sesler, bilinçte algılanamayabiliyor ama bilinçdışı tarafından fark edilebiliyor. İşte buna, duyusal sızıntı adı veriliyor. Bu sızan uyartılar, beyinde işlenebiliyor, içgüdüsel olarak korku hissini ve deri reseptörlerini tetikleyebiliyor, sese bağlı olarak oluşan ufak titreşimler, vücutta ve ses duyu organlarında titreşimlere neden olarak bilinçdışı bir algı doğurabiliyor. (2) Arkadaki cisimlerin, öndeki cisimlerden yansıyan görüntüleri, bariz görüntüler olmasa da, beyin tarafından algılanabiliyor. (3) İnsanda oldukça azalmış ve körelmiş olan feromonlar, hayvanların vücudundan salgılanan, vücut dışı hormonlar olarak biliniyor. Bu kimyasallar havada belirli bir mesafe kat ederek diğer bireyler tarafından algılanabiliyor. Feromon salgıları bilinçdışı bir düzeyde kişinin fark edemediği bazı işlemleri yürütebiliyor. Bu yüzden, arkadaki kişinin kokusu ya da salgıladığı feromonlar öndeki kişi için uyarıcı olabiliyor. (4) Bilindiği üzere deprem sadece saniyeler önce hareketlenmişken bunu insanlardan önce hayvanlar sezebiliyor. Aslında bu güçlerin, hayvanlar gibi geçmiş çağlarda insanlarda da var olduğu düşünülüyor. Yani insanın doğaya en yakın olduğu, doğa ile bir bütün oluşturduğu zamanlarda, insanlar bu yetilerini kullanarak gelecek tehlikeleri sezinleyebiliyor ve tehlikelerden korunabiliyordu... Ancak medeniyet ilerledikçe insanın önsezilerini kullanma ihtiyacı azaldı ve gücünü kaybetti, derinlerde bir yerde saklı kaldı, unutuldu. Bunların hepsi ve daha fazlası 6. hissin kökenleri olarak dikkat çekiyor…
TOPLUMUN YÜZDE SEKSENİ ALTINCI HİSSE İNANIYOR....
Toplumun yüzde 80'i 6. hisse yani zaman ve mekanla sınırlı olmayan uzak yerlerden bilgi edinme yeteneğine inanıyor. Normal duyularla ulaşılamayan bilgilere ve hislere ulaşma, gözün önünde kısa bir görüntü (soluk, kısa süreli hızlı geçen, puslu görüntüler), ses işitme, tat veya koku şeklinde olabiliyor. Bu esnasında bazı kişilerde kaygı, korku, terleme, nabız yükselmesi, bulantı, garip bir neşe gibi değişik duygu halleri ortaya çıkabiliyor. Bu haller bazen rahatsızlık verici olabiliyor ve kişide ciddi psikolojik sorunlara neden olabiliyor. Ulaşılan bilginin erişim seviyesi zamandan bağımsız oluyor, geleceğe, şimdiye ve geçmişe ait olabiliyor. Aynı zamanda da mekandan bağımsız olan bu durum, uzaklıkla da sınırlı değil... Ancak görülenlerin ya da algılananların, normal duyu organlarıyla alışılan tarzda net ve canlı olmaması kafaları karıştırıyor. Çalışılarak ve isteyerek elde edilmesi zor bir durum olan 6. hissin doğuştan gelen bir yetenek olarak ortaya çıktığına ya da sonradan geliştiğine inanılıyor.
BRUCE WİLLİS'İN 6. HİS FİLMİ...

Geçmişte ilgi çeken ve en çok izlenen filmler arasında yer alan filmde, çocuk psikiyatrisi olan Dr. Crowe (Bruce Willis), yıllar önce bir saldırıya uğrar ve hayatı değişir. İlgilendiği son hastası ise 6 yaşlarında Cole Sear adında bir erkek çocuktur… Ama Cole çok az insana nasip olan hayli garip özellikleri olan kutsanmış ya da lanetlenmiş bir çocuktur. Ölmüş ama bir türlü huzura ermemiş insanları görüp onlarla konuşabilmektedir. Cole güçlerinin sınırlarını bilmediği için korku içindedir ve Dr. Crowe onunla ilgilenmeye başlar. Böylece onun tek sırdaşı olarak, bilinmeyen bir dünyaya adımlarını atar. Karşılaştıkları her olay onları hiç beklenmedik bir sona götürür. Bu da doktorun bizzat kendisinin de bir hayalet olduğu gerçeğidir! Bu filme 6. histen öte, parapsikolojik hayli karmaşık bir olay işleniyor. Ancak bu tür olayların adı ister 6. his, ister önsezi, ister telepati, deja vu olsun, beş duyunun ötesinde yaşananların, bilim adamlarınca psişik güçler olarak adlandırıldığı ve çok geniş bir yelpazede merak ve ilgi uyandırdığı da bir gerçek...

22 Eylül 2014 Pazartesi

ENERJİ İÇECEKLERİ VE CİNSEL SAĞLIK

İlk olarak uzun yol tır şoförleri ve sporcular için üretilmeye başlanan ama daha sonra gençlerin enerjik olmak için kullanmasıyla satışı yaygınlaşan ve tüketimi giderek artan enerji içecekleri, her yaştan insanın tercihleri arasında yer alıyor. Ancak enerji içeceklerinin tüketiminde dikkat edilmesi gereken çok önemli noktalar var… Çünkü enerji içecekleri kişiye geçici bir süre enerji veriyor ama yanlış ve aşırı kullanıldığında vücuda verdiği zararlar bu enerjinin yanında azımsanmayacak kadar fazla olabiliyor. Peki, enerji içecekleri nedir, ne değildir? Enerji içecekleri kullanılmalı mı, kullanılmamalı mı? Veya nasıl kullanılmalı? Enerji içeceklerinin içinde neler var? Enerji içecekleri vücutta ne yapıyor? Enerji içecekleriyle spor içeceklerinin farkı ne? Enerji içecekleri cinselliği nasıl etkiliyor? Kimler enerji içeceği kullanmamalı? Enerji içecekleri alkol ile birlikte alınabilir mi? İşte tüm soruların yanıtları…
 
ENERJİ İÇECEKLERİ İLE SPOR İÇECEKLERİNİ BİRBİRİNDEN AYIRMAK GEREKİYOR…
Dayanıklılığı ve fiziksel performansı, zihni anlamda uyanıklığı ve konsantrasyonu arttırmak, tepkileri hızlandırmak, metabolizmayı canlandırmak ve toksinlerin vücuttan atılımını kolaylaştırmak fikrinden yola çıkılarak üretilen enerji içecekleri, uyanık kalmayı sağladığı için sınav öncesi ders çalışırken ya da gece dışarıda uzun saatler eğlenmek için kalan gençler arasında yaygın olarak tüketiliyor. Oysa enerji içecekleri ile spor içecekleri birbirinden çok farklı… Bu nedenle sporcu içecekleri ile enerji içeceklerini karıştırmamak, aradaki farkı bilerek tüketmek insan sağlığı açısından son derece önemli… Enerji desteği sağlayan ve sporcular için önemi yadsınamaz olan spor içeceklerinde karbonhidrat, vitamin, mineral ve sodyum, potasyum gibi kan için gerekli maddeler bulunuyor. Spor içecekleri ağır spor yaparak sıvı kaybeden kişiler tarafından, su ile birlikte tüketebiliyor. Enerji içeceği olarak adlandırılan içeceklerde ise kafein, taurin ve guarana gibi uyarıcı maddeler yer alıyor.

ENERJİ İÇECEKLERİNİN İÇİNDE NELER VAR?
Bir kutu enerji içeceğinde zihinsel işlevler üzerinde önemli bir madde olan kafein bulunuyor ve uzun süren aktivitelerde yağların yakılmasını artırarak daha fazla enerji sağlıyor, uyanık ve aktif olunmasına yardımcı oluyor. Stres veya yorgunluk anında, vücutta önemli bir antioksidan olan taurin seviyesi düşüyor. Vücuttan zehirli maddelerin atılmasına yardımcı olan glukuronolakton, glikoz parçalandığında ortaya çıkıyor ve hemen enerji veriyor. Enerji metabolizmasında etkili olan B grubu vitaminler, fiziksel ve zihinsel performansı artırıyor. Taurin, glukuronolakton ve B grubu vitaminler dışında enerji içeceklerinde bol miktarda glikoz, sükroz, guarana (bir çeşit kafein), inositol, carnitine, creatine, yapay tatlandırıcılar, yapay aromalar, yapay renklendiriciler ve etil alkol yer alıyor. Bazı ürünlerde ise haşhaş tohumu özü ve efedrin de bulunabiliyor.

ENERJİ İÇECEKLERİNİN VÜCUTTAKİ ETKİLERİ YIKICI OLABİLİYOR…
Vücut organlarını fazlaca yoran ve böbreküstü bezleri için zararlı olabilen enerji içeceklerinin içerdikleri yüksek oranda kafeinden dolayı çok fazla tüketilmemesi gerekiyor. Çünkü kilo alınımına, kalp ve kan damarlarında sorunlara yol açabiliyor, fazla tüketilmesi halinde çarpıntı yapabiliyor, tansiyonu yükseltebiliyor, asabiyet, huzursuzluk, uykusuzluk, sık tuvalete çıkma, ağız ve diş problemleri, terleme, ellerde titreme, bulantı, kusma, karın ağrısı, göğüs sancısı, baş dönmesi, uykusuzluk, bağımlılık hatta kalp krizlerine neden olabiliyor. Çok yüksek oranda şeker (15 tatlı kaşığı) içerdiği için susuzluğa (dehidrasyon) sebep olabiliyor. Yapay aromalar ve renklendiriciler, migrenden çeşitli baş ağrılarına, baş dönmesinden, saldırgan davranış geliştirmeye, hiperaktivite, kontrol edilemeyen bağırmalar ve ağlamalara, endişelere, düz oturamamaya ve çocuklara odaklanamama gibi pek çok soruna sebep olabiliyor. B vitaminleri fazla tüketildiğinde karaciğer zehirlenmesine, yanma hissine ve cilt lezyonları gibi motor ve duyu problemlerine sebep olabiliyor. Kafein kızarıklık, kaşınma, dil, yüz, ağız ve dudak uyuşması, nefes alma zorluğu, göğüs sıkışması ve kusma gibi çeşitli ciddi alerjik reaksiyonlara sebep olabiliyor. Ayrıca aşırı miktarda kafein tüketimi kronik strese, depresyona ve anksiyeteye yol açabiliyor. Bu nedenle enerji içeceklerinin antibiyotik ilaçlar, nefes açıcı ilaçlar, alkol ile birlikte kullanılmaması önem taşıyor. Bu nedenle gençler arasında kullanımı giderek artan enerji içeceklerinin okullarda satılması yasak... Milli Eğitim Bakanlığı, 21 Temmuz 2011 tarihli, 41 sayılı ve Okul Kantinlerindeki Gıda Satışı konulu bir Genelge yayınladı... Okul kantinlerindeki gıda satışını düzenleyen Genelge'ye göre, eğitim kurumlarının, yatılı veya pansiyonlu yemekhaneleri dahil olmak üzere kantinleri, çay ocakları, büfeleri vb yerlerde çocukların dengesiz beslenmesine şişmanlığa (obezite) sebep olabileceğinden, doğal maden suları hariç, enerji yoğunluğu yüksek, besin değeri düşük olan (enerji içecekleri, gazlı içecekleri, aromalı içecekler ve kolalı içecekler) ile kızartma ve cipslerin satışları yapılmayacak, otomatik satış yapan makinelerde bulundurulmayacak... Çünkü gençler enerji içeceklerini, derslere motive olmak veya sınavlarda uyanık kalabilmek için tüketebiliyor ama bunun için daha sağlıklı yollar bulmak gerekiyor. Enerji içecekleri hakkında yapılmış yeterli araştırma bulunmadığından, sağlık üzerine etkileri kesin olarak bilinmiyor ama bilinenler bile çok fazla kullanılmaması için yeterli gibi görünüyor.

ALKOL KARIŞTIRILMAMASI VE BİRLİKTE ALINMAMASI TAVSİYE EDİLİYOR…
Enerji içecekleri dolaylı olarak, alkolizme zemin hazırlayabiliyor. Çünkü kafein dozu yüksek olan enerji içeceğine alkol karıştırarak içmek, yorgunluk hormonu olarak bilinen kortizol hormonunun işlevselliğini yitirmesine ve hormonsal bozukluklara neden oluyor, böylece sarhoş olduğunu hissedemeyen, alkolün etkilerini fark edemeyen kişi daha çok içki içiyor ve bu durum trafik kazalarına ve alkol zehirlenmelerine yol açabiliyor. Bu nedenle enerji içeceklerinin alkol karıştırılmaması ve birlikte alınmaması tavsiye ediliyor.
 
ENERJİ İÇECEKLERİ GERÇEKTEN CİNSEL PERFORMANSI ARTTIRIR MI?
İnsanın dünyada tadabileceği en güzel zevklerin başında cinsel birliktelik geliyor. Günümüzde tabu olarak algılanan ve çiftlerin gözünü korkutan cinsellik, sanıldığı gibi bir sınav, kara bir bulut ya da kâbus değil… Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED - www.cised.org.tr) tarafından seks yapmak; rahatlamış ve gevşemiş bir halde, sevişmenin ve dokunmanın verdiği hazza odaklanarak, haz alıp haz verebilme, ruhu ve bedeni paylaşabilme, ne olursa olsun bir şekilde boşalabilme bilim ve sanatı olarak tarif ediliyor. Dolayısıyla seks yapmak, beslenme ve dinlenme ihtiyacı gibi kişinin zamanı geldiğinde, yani hormonları harekete geçtiğinde yaşaması gereken çok özel ve güzel bir dürtünün ifade ediliş şekli… Bu nedenle “Enerji içecekleri cinsel performansı arttırır”, “Enerji içecekleri seks gücüne güç katar” gibi doğru bilinen yanlışlara (cinsel mitler) son vermek önemli… Çünkü enerji içeceklerinin yaşanılan cinselliğe çoğu zaman olumlu bir katkısı olmadığı gibi, çok fazla ve alkolle birlikte kullanıldığında, aşırı performans beklentilerinden, yoğun şeker, kafein ve enerjiden dolayı sertleşme sorunlarına ve erken boşalmaya yol açabiliyor. Bu nedenle çoğu zaman, enerji içecekleri cinsel performansı arttırmıyor, aksine azaltabiliyor.  

ENERJİ İÇECEKLERİ KİMLERE YASAK OLMALI?

Çoğu ülkede insan sağlığına zararlı olması gerekçesi ile yasaklanması gündemde olan enerji içeceklerini, yaşlıların, gençlerin, çocukların, hamile ve emziren kadınların, alkol tüketenlerin, aktif sporcuların, kafeine duyarlı olanların, diyet yapanların, yoğun stres yaşayanların, tansiyon, kalp ve dolaşım sorunu olanların kullanmaması önem taşıyor.

21 Eylül 2014 Pazar

BEŞ DUYU İLE SEVMEK VE HİSSETMEK

İnsan düşünen, kendisi için önemli olanlar listesi yapan ve seçimleriyle kendi yolunu seçebilen bir canlı… Şu yalan dünyada kendisi için neyin daha çok önemli olduğunu düşündüğünde, aklına ailesi, dostları, işi, sağlığı, yalnızlığı, kalabalıklar içindeki sureti gibi birçok şey gelebiliyor. Sonra kendisi için önemli olanlar listesinin çok da katı olmadığını, değişken olduğunu, yenilendiğini, zamanla yer değiştiğini ama bazılarının hiç değişmediğini anlıyor. Çünkü bazen öyle bir mutluluk yaşıyor ki, tarifi imkânsız bir huzur doluyor içi ve listesini alt üst edebiliyor bir anda… Bazen yeşilin ve sarının her tonuyla ve gökyüzüyle dans eden, masmavi sularıyla ve mutlulukla beraber huzur veren bir deniz, umudu çağırabiliyor, köpük köpük dalgalarını yerleştirebiliyor gözlerine, bir mucizenin parçası yapabiliyor insanı... Bazen sıcak bir yaz günü serin esiveren bir yel, rahatlatabiliyor, huzur verebiliyor. Bazen yeşilin her tonuyla doğa, yine yeni, yeniden hayat verebiliyor, cana can katabiliyor. Bu nedenle hayatı olduğu gibi kabullenmek ve “beş duyu ile sevmek ve hissetmek” gerekiyor.
DUYULARIN ANLAMINI BİLMEK GEREKİYOR…
Dış dünyanın uyaranlarını görme, işitme, koklama, dokunma ve tatma organlarıyla algılama yeteneğine “duyu” adı veriliyor, duyulama etkinlikleri ile çeşitli dışsal duyuların nesneleri arasındaki farkı ortaya koyan yeti, duyulama etkinliğinin farkına varan içsel bir güç ve somut fizik gerçeklikleri maddesel bir şekilde bilme gücü olarak biliniyor. 5 duyu ile ana odaklanmak önemli, çünkü dokunma affedicilik olarak bilinen dünyayı, koklama kendini düşünmeme olarak bilinen gökyüzünü, tatma sabır olarak bilinen suyu, görme sevgi olarak bilinen ışığı ve işitme adanmışlık olarak bilinen havayı temsil ediyor. “İçine doğma”, “duyu dışı algı” ve “önsezi” olarak da adlandırılan “6. his” ise en basit tanımıyla, kişinin olacak olayları tamamen doğal bir güdü ile önceden bilmesi olarak biliniyor. 5 duyudan tamamen farklı olarak gerçekleşen bu durum, bilimsel olarak kanıtlanamayan bir fenomen…
5 DUYU İLE SEVİŞMEK…
İnsan sevdiği zaman yalnız yüreğiyle ve beyniyle seviyor ama seviştiği zaman beş duyusunun tümü devreye giriyor. Çünkü (1) görsel algı en önemli algıların başında geliyor, çoğu kez beyin ilk yaklaşım alarmını gözlerden alıyor, beğeniyor, istiyor. (2) Bazen kişi bir ses ile görünenden önce esir olabiliyor, (3) koklayarak daha derin duyguların kapısını aralayabiliyor, (4) dokunarak parmaklarıyla partnerinin tenini, (5) dudaklarıyla bütün bir bedeni tadarak tanıyabiliyor, algılayabiliyor. Yani insan 5 duyu ile sevişerek ana odaklanabiliyor, “Yetersizim, değersizim”, “İyi bir partner değilim”, “Güzel değilim” gibi geçmişin endişe ve korkularından, “Yine aynısı olacak, başaramayacağım” , “Kesin beni terk edecek” gibi geleceğe dair kaygılardan ve bedeni ile ilgili olumsuz düşüncelerden kurtulabiliyor, beyninde seviştiği bedenin haritasını net bir şekilde çıkartabiliyor…
SEVGİYİ DENEYİMLEMEK GEREKİYOR…
Sevgiyi anlatmak için öncelikle onu 5 duyu ile deneyimlemek ve yürekte hissetmek gerekiyor. Tüm bilgilerden, bilgelerden, öğrenilmişliklerden öte olan böylesi bir hissediş için, öncelikle insanın kendisini sevmesi, olduğu gibi kabul etmesi ve 5 duyu ile hayatı yaşaması önem taşıyor. Çünkü hayat yaşla değil, yaşamakla anlaşılıyor. Kendiliğinden ne iyi, ne de kötü olan hayata, seçimleriyle insan iyiliği de kötülüğü de katabiliyor. Bu nedenle insanın ne istiyorsa onun hayalini kurması, gitmek istediği yere gitmesi, olmak istediğini olması, yapmak istediğini yapması çok önemli… Çünkü her insanın sadece bir hayatı yani bütün yapmak istediklerini yapması için sadece bir şansı oluyor. Bu nedenle Mevlana’nın dediği gibi, sözde değil özde sevgiyi yaşamak ve sevgiyi deneyimlemek için tene değil cana dokunmak, dışı değil içi sevmek gerekiyor.
5 DUYU İLE ANA ODAKLANMAK…

Endişe ve üzüntülerden kurtulmak için, önce 5 duyu ile ana odaklanmak, “Endişe ve üzüntü yarının sorunlarını değil, bugünün huzurunu yok eder” sözünü hatırlamak, sonra zihinde geçmişin ve geleceğin kapılarını kapatmak gerekiyor. Daha sonra sorunlarla başa çıkmak için kişinin kendisine “Eğer sorunumu çözemezsem karşılaşabileceğim en kötü durum ne olabilir?” sorusunu sorması ve gerekiyorsa en kötü durumu kabullenmek için kendisini hazırlaması, zihinsel olarak kabullenmiş olduğu en kötü durumu düzeltmeye çalışması ve kendini sürekli meşgul ederek üzüntüyü zihninden uzak tutmaya çalışması önem taşıyor. Ancak bir duygu sürekli veya çok sık hissediliyorsa bir psikoterapiste başvurulması gerekiyor. Geçmişe yönelik olan “üzüntü”, acı, mutsuzluk, umutsuzluk, anlamsızlık, çaresizlik ile depresyona, geleceğe yönelik olan “endişe”, korku ve sıkıntı ile anksiyeteye, şimdiki zamana yönelik olan “coşku” ise, aşırı sevinç ve mutluluk ile maniye yol açabiliyor. Ama her şeye rağmen duyguların kalıcı değil, gelip geçi olduğunu hiç unutmamak önem taşıyor…

17 Eylül 2014 Çarşamba

AĞRILI VE ACILI CİNSEL İLİŞKİ KADER DEĞİL

Tıp dilinde "disparoni" adı verilen ağrılı cinsel ilişki kader değil, cinsel terapi ve tıbbi tedaviler ile tedavi edilebiliyor. Ülkemizde ve dünyada pek çok kadının aktif cinsel yaşama girmesiyle birlikte ortaya çıkan ve yaşamlarının herhangi bir döneminde cinsel ilişki sırasında beklenmedik bir biçimde görülen ağrı ve acı çekme durumu, genellikle vajinada, klitoriste, kasık bölgesi ile vajinanın iç ve dış dudaklarında, basınç, yanma, ağrıma, şişlik ve yırtılma hissi olarak tarif ediliyor… Birçok kadının ortak sorunu olan disparoni basit bir enfeksiyondan kaynaklanabileceği gibi ciddi hastalıklara da işaret edebiliyor, evlilik ve ilişki sorunlarına davetiye çıkartabiliyor. Bu nedenle cinsel ilişki sırasında ağrıdan yakınan kadınların zaman kaybetmeden mutlaka bir cinsel terapiste ve jinekologa başvurmaları gerekiyor.
NASIL TANI KONUYOR?
Disparonide tanı koymak çok önemli... Disparoninin en temel belirtileri şunlar: (1) Cinsel birleşme sırasında penisin vajinaya girmesinde zorlanma, (2) vajinaya girme ya da girme girişimleri sırasında vulvovajinada ya da pelviste belirgin bir ağrı duyma, (3) vajinaya girme eyleminin gerçekleşeceği beklenirken ya da vajinaya girme sırasında ya da girilmesinden ötürü vulvovajinada ya da pelviste ağrı duymayla ilgili olarak belirgin bir korku ya da kaygı duyma, (4) vajinaya girme girişimi sırasında aşk kaslarını (pelvik taban kaslarını) çok germe ya da sıkma durumları, yaklaşık olarak altı aydır, sürekli ya da yineleyici bir biçimde yaşanıyorsa, kadında ve çift ilişkisinde belirgin bir sıkıntıya neden oluyorsa disparoniden söz ediyoruz. Ağrı genellikle vajina ya da kasık bölgesinde gelişiyor ve yalnızca penis-vajina ilişkisinde değil, aynı zamanda tampon, jinekolojik muayene gibi diğer vajinaya giriş (penetrasyon) durumlarında da söz konusu oluyor...
 
VAJİNİSMUSTAN AYIRMAK GEREKİYOR...
Disparoniyi vajinismustan ayırmak önemli... Disparoniden yakınan kadınlar, ağrı ve acının verdiği korkuyla ağrı beklentisine girebiliyor ve cinsel ilişkiye girmekten kaçınabiliyor. Hatta bazı durumlarda ağrının ve acının çok şiddetli olması, vajinal kasların, ilişkiye girilmesine engel olacak kadar sıkı kasılmasına bile yol açabiliyor. Disparoni ile seks yapma korkusu olarak bilinen vajinismusun birbirinden ayrılması genellikle zor oluyor. Bazı bilimi insanları vajinismusu, disparoninin ağır ve fobik olan ucu olarak tanımlıyor ve her iki durumda da yaşanan ağrı aşk kasları adını verdiğimiz pelvik taban kaslarında ortaya çıkıyor. Vajinismusta penis vajinaya giremiyor ama disparonide ağrılı olsa da penis girişi mümkün olabiliyor.
BİRÇOK TİPİ VAR...
Disparoni “derin ve yüzeyel”"primer (yaşam boyu) ve sekonder (edinsel)”, “psikolojik nedenli  ve fiziksel nedenli” olarak farklı biçimlerde sınıflandırılabiliyor. Derin disparoni, vajinaya penisin tam olarak girmesinden sonra kasık veya karın bölgelerinde ağrı ve acı hissedilmesi olarak tarif ediliyor. Rahim, yumurtalık, tüpler ve alt karın bölgesi ile ilişkili önemli hastalıklar derin disparoniye neden olabiliyor. Yüzeyel disparoni ise vajinanın hemen girişinde veya vajina içerisinde hissedilen ağrı ve acı hissi olarak biliniyor. Primer disparoni, kişi cinsel açıdan etkin olduğundan beri varken, sekonder disparoni oldukça olağan bir cinsel işlevsellik evresinden sonra başlıyor. Disparonide psikolojik nedenlerden çok fiziksel nedenler ön planda görülüyor. Herpes simpleks enfeksiyonu (genital uçuk) ya da vajinit gibi vajinal bölgede ya da rahimde gelişen enfeksiyonlar, vajinada, rahimde veya yumurtalıkta gelişen kitle ve tümörler, vajinada yabancı cisimlere karşı oluşan alerjiler, endimotriozis yani iç genital bölgedeki organlarda oluşan yapışıklıklar, menopoz döneminde vajinada oluşan kuruluklar, kızlık zarının yapısal olarak sert olması gibi kızlık zarıyla ilgili sorunlar, doğumsal vajina kusurları disparoniye neden olabiliyor. Bunun dışında psikolojik sorunlar, ön sevişmeye yeteri zaman ayrılmaması ve yeterince hazır olunmadan cinsel ilişkiye girme vajinada tahrişe ve ağrılı cinsel ilişkiye neden olabiliyor. Erkeklerde ise üretra enfeksiyonları ağrılı cinsel ilişki yaşanmasına yol açabiliyor.
 
TEDAVİSİ MÜMKÜN...
Disparoni tedavisi mümkün olan bir cinsel işlev bozukluğu olarak biliniyor. Psikolojik veya fizyolojik kökenli sebepler nedeniyle ağrılı cinsel ilişki yaşayan bireylere teşhis konulabilmesi için öncelikli olarak ayrıntılı bir jinekolojik muayeneden geçilmesi, bir takım tetkiklerin ve psikolojik değerlendirmelerin yapılması gerekiyor. Jinekolojik muayene sonrasında disparoniye sebep olan koşulların tam olarak tespiti  konusunda mutlaka bir cinsel terapistten yardım alınması gerekiyor. Disparoni tedavi edilmediği takdirde kadının karşı cinsle kuracağı ilişkilere zarar verebiliyor, evlilik ve ilişki çatışmalarını arttırıyor, zamanla sekonder vajinismusa ve cinsel soğukluğa neden olabiliyor, cinsel birleşmeden keyif almayı engelliyor ve kadının kendisine olan saygı ve güvenini zedeliyor. Oysa disparoninin yüzde yüz tedavisi mümkün...
 
TEDAVİ NEDENE YÖNELİK OLUYOR...

Cinsel ilişkide ağrı sorunu yaşayan kişilerde tedavi nedene yönelik oluyor. Jinekolog duruma göre ilaç tedavileri, hormon tedavileri, cerrahi tedaviler gibi tıbbi tedavileri uyguluyor, cinsel terapist ise, vajinal kayganlaştırıcılar yani lubrikanlar (vajina içine fitil, krem, jel, sprey formundaki ilaçlar), nefes ve gevşeme egzersizleri, parmak egzersizleri, dilatatörler, Kegel egzersizleri gibi uygulamaları içeren cinsel terapi öneriyor ve bu tedaviler oldukça fayda sağlıyor. Disparoni tedavisinde şu aşamalar izleniyor. (1) Jinekolog ve cinsel terapist kişiye cinsel ilişki sırasında hissedilen ağrının ve acının nedeninin ne olduğunu açıklıyor, (2) mümkünse fiziksel ağrı nedeni ortadan kaldırılıyor. (3) Kadının, penisin girişini kontrol etmesi için Kegel egzersizleri ve idrar tutup bırakma egzersizleri öneriliyor. (4) Çifte cinsel ilişkilerini renklendirmek, hoş ve cinsel yönden daha uyarıcı deneyimler katmaları için aşk oyunları (birlikte duş yapma, cinsel ilişkiye girmeksizin karşılıklı okşama, erotik masaj, parmak oyunları, erotik kitaplar, filmler ve resimler, vb.), (5) romantizm (6) uzun bir önsevişme, (7) penis girişine en az olanak veren cinsel birleşme pozisyonları (kadının sırtüstü yatar durumda bacaklarını düz olarak uzattığı), (8) interfemoral ilişki (kadın sırtüstü veya yüzükoyun, ayak belikleri birbirine kenetlenmiş şekilde yatar, böylece kadının bacakları ve vulva arasında, vulva ve penis stimülasyonuna izin verecek ve vajinal ilişkiye bir alternatif oluşturabilecek üçgen şeklinde bir alan oluşturur) ve (9) bol miktarda kayganlaştırıcı kullanılması tavsiye ediliyor. Bu gibi uygulamalar vajinal genişlemeyi artırıp kuruluğu önleyerek sürtünme ve ağrıyı azaltıyor.