10 Nisan 2014 Perşembe

21. ULUSLARARASI CİNSEL SAĞLIK KONGRESİ

İki yıl önce Almanya'nın Münih kentinde düzenlenen muhteşem etkinlikten sonra Uluslararası Cinsel Sağlık Kongresi, süper konular ve konuşmacılar ile 17-20 Nisan 2014 tarihleri arasında Antalya'da yapılıyor! Bu yıl 21'ncisi düzenlenecek Uluslararası Cinsel Sağlık Kongresinde, dünyanın en ünlü cinsel tedavi uzmanları, cinsel sorunlarla ilgilenen hekimleri ve psikologları, cinsellik, cinsel işlev sorunları ve yeni tedavi tekniklerine dair her şeyi konuşacak ve cinsel sağlık bilimindeki en son gelişmeleri ve yeni bilgileri katılımcılarla paylaşacak.

KONGREDE NELER VAR?
Kongrenin teması "Seksoloji ve Cinsel İşlev Bozukluklarının Tedavisindeki Gelişmeler" belirlenmiş. Seçilen bu tema, başta boşalma ve orgazm bozuklukları, erken boşalma ve iktidarsızlık, ağrılı cinsel ilişki ve cinsel istek sorunları olmak üzere cinsel işlev bozukluklarının tedavileri bakımından yeni yaklaşımların kongrede ayrıntısıyla tartışılmasını sağlayacak gibi görünüyor.

TÜRKİYE'NİN CİNSEL SORUNLARI KONGREDE MASAYA YATIRILACAK...
Bilindiği üzere Türkiye’de cinsellik hem kadınlar hem erkekler hem çiftler hem de gençlerimiz için hala önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Bununla ters orantılı olarak ülkemizde önemli ölçüde cinsel terapist ve cinsel tedavi uzmanı eksikliği yaşanırken, sağlıklı ve mutlu bir cinsel yaşama sahip olmak isteyen çiftlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu nedenle 21. Uluslararası Cinsel Sağlık Kongresi’nin önemi büyük…

TÜRKİYE'DE BİR İLK GERÇEKLEŞİYOR...
Cinsel sorunların tedavisindeki en büyük engellerden biri multi-disipliner yaklaşım eksikliği... Cinsel sağlık bilimi multi-disipliner olmak zorunda... Psikiyatri, psikoloji, seksoloji, jinekoloji, üroloji, endokrinoloji, halk sağlığı ve aile hekimliği branşlarının bir arada olduğu 21. Uluslararası Cinsel Sağlık Kongresi’yle Türkiye'de bir ilk gerçekleştirilecek. Kongrede daha önce hiçbir kongrede konuşulmamış, yeni keşfedilmiş ve paylaşılmayı bekleyen pek çok özel konular ve yeni cinsel tedavi teknikleri katılımcılara ve medyaya sunulacak.

KİMLER KATILIYOR?
Kongrenin Türkiye’de gerçekleşmesi hem Türkiye'nin tanıtımı hem de ekonomik getirileriyle büyük önem taşıyor. Başta, 2009 yılında Amerikan Evlilik ve Aile Terapisi Derneği tarafından "Evlilik ve Aile Terapisi Üstün Katkı" ödülüne layık olan ve 2010 Yılı Aile Psikologu seçilen Prof. Dr. Gerald Weeks olmak üzere, Nobel Barış Ödülüne Aday gösterilen Prof. Dr. Vamık Volkan, dünyanın en saygın psikoloji profesörlerinden biri olan Dr. Marita McCabe, cinsel işlev bozukluklarının tedavisinde uyguladığı kendine özgü teknikleriyle dikkat çeken Dr. Kathryn Hall, Philadelphia İlişkiler Konseyi'nde ve Seks Terapisi Enstitüsü'nde lisansüstü eğitim direktörü, Perelman Tıp Okulu ve Pennsylvania Üniversitesi’nde Psikiyatri alanında klinik doçent olan Dr. Nancy Gambescia, DGSS Başkanı Prof. Dr. Jacob Pastoetter olmak üzere, Prof. Dr. Cengiz Güleç, Prof. Dr. Mehmet Sungur, Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Prof. Dr. Neşe Kocabaşoğlu, Prof. Dr. Nesrin Dilbaz,  Prof. Dr. Remzi Oto, Seksolog Uz. Dr. Akif Poroy, Uz. Dr. Tahir Özakkaş, Prof. Dr. Orhan Derman, Hipnoterapist Uz. Dr. Bülent Uran gibi ülkemizin en seçkin isimleri 21. Cinsel Sağlık Kongresi’nde bir araya geliyor… Bu nedenle dünyanın ilgisini çeken ve gündeminde olan kongre çok dikkat çekeceğe benziyor. 21. Uluslararası Cinsel Sağlık Kongresi’ne Almanya’nın ve Avrupa Birliği’nin en saygın gazetelerinden biri olan “Bild Gazetesi” de katılıyor. Başta gazetemiz HÜRRİYET olmak üzere ulusal basının yoğun ilgi gösterdiği kongreye yurtdışından da ilginin olması, son yıllarda yurtdışında kötü bir imajı olan ülkemizin tanıtımı açısından büyük önem taşıyor ve bizleri mutlu ediyor.

KONGRE BİLGİLERİ İÇİN...
WEB: www.cinselsaglik2014.org

E-POSTA:sexualhealthcongress@gmail.com

2 Nisan 2014 Çarşamba

EVLİLİĞİ YÜRÜTEMİYORUZ BOŞANMAYI BECEREMİYORUZ

Bilindiği üzere, çoğu zaman millet olarak evliliği sağlıklı yürütemiyoruz, adam gibi boşanmayı beceremiyoruz... Çatışmanın olmadığı evlilik olmaz, olamaz. Gündelik hayatın stresi ve zorlukları bireylerin ailesel değerleri ve kişisel düşünceleriyle birleşince, çiftlerin kimi zaman fikir ayrılıkları ve tartışmalar yaşamaları kaçınılmaz olabiliyor. Ailedeki çatışmalar tırmandığında bundan ailedeki herkes olumsuz etkileniyor ve nihayetinde çocukların uyumları ve ruh sağlıkları bozuluyor. Çok az çift evliliklerindeki sorunları çözmek için profesyonel yardım alıyor, evlilik terapisine gidiyor. Ama asıl şaşırtıcı olan neredeyse kimse evlilik öncesi bir eğitim almayı veya boşanma sürecini sağlıklı geçirmek için destek almayı aklından bile geçirmiyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın, evlilik çağına gelmiş ve aile kurmak amacıyla bir araya gelen çiftlerin, evlilik hayatına hazırlanmalarını amaçlayan “Evlilik Öncesi Eğitim” programları ve tavsiye ettikleri bilgilendirici kitapları var.. Bu eğitimle ve kitaplarla evlilik öncesi süreçte çiftlerin birbirlerini iyi tanımaları, evlilikle ilgili gerçekçi beklentiler oluşturmaları, etkili iletişim kurma yollarını ve olası sorunlarla nasıl baş edeceklerini bilmeleri ve evliliğe “iyi bir başlangıç yapabilme” fırsatı yakalamaları amaçlanıyor. Bu program tavsiye niteliğinde ama bunun yasal olarak zorunlu kılınması ve bu hizmeti devletin ücretsiz olarak sunması gerekiyor.
EVLİLİK ÖNCESİ EĞİTİM ZORUNLU KILINMASI GEREKİYOR...
İki kişinin aile kurmak üzere ruhen ve bedenen, bir ömür boyu sürecek bir şekilde bir araya gelmesi olarak bilinen “evlilik”, bireylerin hayatlarındaki en önemli olaylardan biri... Bir dönüm noktası olan ve hayatın geri kalanını büyük ölçüde etkileyen evlilik hayatında başarılı olabilmek birey, çift, ebeveyn ve çocuklar dörtlüsünün dışında sosyal çevre ve iş hayatını hatta geleceğimizi de etkileyebiliyor. Bu nedenle, devletin sorumluluğu altında, çiftlerin evlilik öncesi eğitim alması ve bu hizmetin devlet tarafından karşılanması huzurlu insan, sağlıklı cinsellik, mutlu bir evlilik ve aile yaşantısı için büyük bir ihtiyaç... Çünkü evlilik uyumunda eşlerin evlilik öncesi hazırlığının ve evlilik problemleri henüz ortaya çıkmadan eğitim almalarının önemi bütün dünyada bilimsel çalışmalarla ortaya konuluyor. Bu düşünceden hareketle evlilik öncesi eğitim zorunlu kılınması ve derhal ülke genelinde yaygınlaştırılması gerekiyor. 
EVLİLİK ÖNCESİ EĞİTİM NEDEN BİR İHTİYAÇ?

Mali işler, iletişim stilleri, çiftlerin birbirlerinden ve evlilikten beklentileri, bireylerin evlilikteki rolleri, cinsel hayat ve samimiyet, çocuklar ve ebeveynlik, çatışma çözme gibi başarılı bir evlilik için gerekli olan tüm bileşenlerin öğretilerek, evlenecek olan çiftlere destek verilebilmesi için evlilik öncesi eğitimin verilmesi gerekiyor. Profesyonel lisanslı aile ve evlilik danışmanları, kişinin kendisini tanımasını, bir evliliğin nasıl yürütülebileceğini, insanların nasıl birlikte mutlu kalabileceğini, bir ilişkinin sağlıklı ve uzun süre nasıl devam ettirilebileceğini öğretmenin yanında çok özel tavsiyeleri çiftlere sunmalı... Kişi kendini tanımadıkça bütün eşler yanlış seçimdir... Bunun dışında, evlilik öncesi danışmanlık alan çiftler, olası problemler sonucu boşanmaya karar verdiklerinde de, aldıkları eğitimin sonucu bu süreci daha az sancılı ve sağlıklı atlatabilecekler... Çünkü evlilik öncesi danışmanlıkla sorun çözmeye ve partneri tanımaya yönelik deneyimler kazanılmış olacak... Dolayısıyla, olası sorunlar karşısında çiftler, birbirlerini suçlamadan, sadece problem odaklı konuşmalar yapabilecekler, sağlıklı ve net kararlar alabilecekler ve böylece travmatize olma ihtimalleri en aza inebilecek... Evli çift aynı zamanda birer ebeveyn ise aile içi sorunların çocuklara yansıtılmadan hal olabilmesi diğer bir değişle, sarsıntılı sürecin çocuklar tarafından daha az hissedilmesi ve hissettirilebilmesi için mutlaka evlilik öncesi eğitim alınması gerekiyor. Bu nedenle de, çiftlerin evlilik öncesi eğitimlere devlet tarafından zorunlu olarak yönlendirilmesi ve bu yönlendirilmelerle alınacak psikolojik yardım hizmetinin yine devlet tarafından ücretsiz olarak karşılanması çok büyük önem taşıyor. Çünkü aile toplumun temelidir, sağlıklı kurulacak bir aile geleceğimizin teminatıdır.

HAYATIN ANLAMI VE CİNSELLİK

Felsefi bir soru olan “Hayatın anlamı nedir?” her insan için farklı şekillerde algılanabiliyor, çeşitli yanıtları içinde barındırıyor, bir yaşam ve arayış sürecini ifade ediyor. Yaşarken herkes kendi yanıtını bulmaya çalışıyor ve ancak ölümle gerçekten bu soru yanıtlanabiliyor. Daha fazla güç, servet, seks, aşk, çikolata, futbol, entelektüel tartışmalar ya da günü yaşamak ilk akla gelen yanıtlar oluyor. Hayatın anlamını bazen mutluluk, sevgi ve erdem gibi kavram ve değerleri yorumlayan felsefede, Shakespeare'in tiyatral karakterlerinde, Wittgenstein'ın dil oyunlarında, Schopenhauer'un istenç kavramında, Heidegger'in hiç tartışmalarında, Sartre'nin endişe tarifinde, Samuel Beckett'in belki yaklaşımında veya Freud'un bilinçdışı tanımında, bazen de seks hayatında aramak gerekiyor. Çünkü yaşamak ve seks bir sanattır ve bu sanat bir insanın yapabileceği en önemli, en zor ve en çetrefilli sanat türü olarak biliniyor. Çoğu zaman bu sanatın özel araç ve gereçleri bulunmuyor, onun tek aracı insanın kendisi ve potansiyel güçleri oluyor.
SEKSİN VE AŞKIN GİZEMİ…
Yaşama sanatının içinde insan, seks ile var oluyor, seks ile varlığını devam ettiriyor, seks ile neslinin devamını sağlıyor yani hem sanatçı hem de sanatçının ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuda insanın yolundaki en büyük engellerin başında endişe, korku, kaygı, çekinme, suçluluk ve günahkârlık duyguları geliyor. Bu nedenle birçok çift yaşamlarının en mahrem ve gizli bölümü olan cinsel işlev sorunlarını başkalarına açmaktan ve bir cinsel terapiste anlatmaktan çekiniyorlar. Oysa insan seks ve aşk yaşantısı sağlıklı ve mutlu olduğunda hayatın anlamını keşfedebiliyor, yaşamdan zevk alabiliyor ve mükemmel birer insan olmak yoluna ilerleyebiliyor. Bu nedenle silgi kullanmadan resim çizme sanatı olan yaşam, seksten ibaret olmasa bile, insanca, güzel ve sağlıklı yaşamanın temeli seks yaşantısına dayanıyor ve seksin ve aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyük yaşanıyor. Bu nedenle aşktan ve seksten korkmak, yaşamdan korkmak anlamını ortaya çıkartıyor ve yaşamdan korkmak ise şimdiden üç kez ölmüş olmak manasına geliyor.
İYİ SEKS VE MÜKEMMEL SEKS…
“İyi seks” içgüdüsel olarak biliniyor, insan zihnini kapatabilse, rahat olabilse ve kaslarını gevşetip, dokunuşlara odaklanabilse, bunu başarabiliyor. “Mükemmel seks” ise öğrenilebiliyor. İyi seksin çoğu zaman daha güzel görünmekle ya da performansla alakası olmuyor, sadece insanın kendisini istemi dışındaki bir alana çekebilmesi, kontrolü elden bırakması, istediğini yapması veya duyguların içinde kaybolması gibi çok özel kurallara uymak gerekiyor. Bu nedenle insanın ne istiyorsa onun hayalini kurması, kendisini her güzelliğe layık bulması ve rüyalarını gerçekleştirebilmek için uyanması önem taşıyor. İnsan gitmek istediği yere gitmeli, olmak istediğini olmalı, iyi seksi yaşamalı, mükemmel seksi öğrenmeli, çünkü sadece bir hayatı ve bütün yapmak istediklerini yapmak için sadece bir şansı var…
BOŞALMA VE ORGAZMIN GÜCÜ ADINA…

İnsan elindekiyle yetinmiyor, daha fazlasını ve mükemmelini istiyor. Oysa mutluluk kapısı kapandığı zaman bir gün mutlaka bir diğeri açılıyor, fakat insan kapalı kapıya o kadar çok bakıyor ki, çoğu zaman yeni açılan kapıyı göremiyor ve yaşam gücü azalıyor. Boşalma ve orgazm ise insanın güç kaynağı olarak biliniyor ve hayatın anlamını içinde barındırıyor, aşk hayatında, iş hayatında, sosyal hayatta, aile ilişkilerinde insanın önünü aydınlatabiliyor. Boşalma ve orgazm yaşayan bir kişi daha enerjik ve canlı hissedebiliyor. Sağlıklı ve mutlu bir seks hayatı için (1) ne hissetmek ne söylemek ne yapmak gerektiğini düşünmek yerine sadece vücudu dinlemek, (2) acele seks yapmak yerine yavaş seks yapmak, (3) sonuca değil sürece odaklanmak, (4) performansa değil dokunuşların büyüsüne kapılmak, (5) finale gitmek yerine yolculuğun tadını çıkarmak, (6) susmak yerine ne istediğini söylemek, (7) monotonluk yerine aşk oyunlarına yer vermek, (8) suçlamak yerine sorumluluk almak, (9) olumsuz şeyleri konuşmak yerine seks konuşmak, (10) aşkı ve seksi bir serüven gibi görmek yerine yaşamının tüm öyküsü olarak görmek gerekiyor. Çünkü doruk noktasına ulaşmak boşalma ve orgazmın bir parçası ama tamamı değilBoşalma ve orgazm hayat verebiliyor ve bu nedenle yaşanılan boşalma ve orgazm kişinin hayatının sırrı olabiliyor. Bu sırrı keşfetmek, güzel bir cinsel yaşam, yoğun yaşamak, özgür olmak ve tam uyanık bulunmak olarak tarif edilen hayatın anlamına ve amacına ulaşmayı kolaylaştırıyor. Böylece insan hayata nasıl bir anlam veriyorsa, hayatta ona öyle gözüküyor. Boşalma ve orgazmın gücü adına insan; üretici, geliştirici ve sevgi dolu yaşayarak kendi hayatını kurabiliyor ve belirleyebiliyor.

ÇAPKINLIK BİR BEYİN HASTALIĞI MI?

Yaşanan çevre, ahlaki ve kültürel faktörler, çevresel ve  psikolojik fonksiyonlar hatta genler çapkınlık için sebep gösterilebiliyor ama yakın ilişkilerde beyin fonksiyonları da büyük rol oynuyor ve çapkınlığın bir beyin hastalığı olabileceğini söylüyor. “Çapkınlık” tabiri, neredeyse altı bin yıl önce Bronz çağında yaşamış olan Uruk Kralı Gılgamış’a kadar dayanıyor. Efsaneye göre evli bekâr, genç yaşlı demeden tüm kadınları ayartan Gılgamış, hiç kimseyi kız oğlan kız bırakmıyormuş. Daha da önemlisi, Gılgamış çapkınlık yaparken, kendine hâkim olamadığını hep dile getirirmiş ama nafile, bu tutumu o çağlarda bile herkesi canından bezdirirmiş… Asırlar öncesinde kendini gösteren “çapkınlık dürtüsü”, anlaşıldığı üzere bir “doyumsuzluk” biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Sevilen ve arzulanan kişinin varlığının doygunluk sağlamasının aksine, kadın ya da erkeğin ilgilendiği kişinin hemen arkasından, yeni arayışlara başlamasında “doyumsuzluk” yani “çapkınlık” söz konusu olabiliyor. “Çapkınlık”, kişinin kendi benlik duygusunu yüceltmek için kullandığı en önemli araçların başında geliyor. Dolayısıyla, çapkınların sorunu kendi benlik duygularıyla ilgili olduğundan bir beyin hastalığı olarak algılanıyor.
“ÇAPKINLIK” BEYİN RESEPTÖRLERİ İLE İLGİLİ OLABİLİYOR…
Binlerce yıl önce yaşanmış hikâyelere ve günümüz çift ilişkilerine baktığımızda, kadın ya da erkek tüm bireylerin evlilik kararlarının, tek eşliliği ya da aldatmayı seçmelerinin temelinde yatan sebebin sosyal gelenekler olmadığı net bir şekilde görülebiliyor. Dolayısıyla, insanların karşı cins tercihleri ve bu tercihlere olan bağlılıkları, karar verme merkezi olan beyin ve duyguları etkileyen hormonlarla alakalı olabiliyor. Düşünme, yargılama, irade, istek, arzu gibi pek çok duygu ve dürtüleri tetikleyen, dizginleyen ve davranış biçimlerini belirleyen beyin merkezleri var... Beynin bazı merkezlerinde yer alan adrenalin, fenilatilamin, vazopressin, noradrenalin, serotonin, dopamin, oksitosin, östrojen, progesteron, testesteron gibi çok özel hormonların içgüdüsel davranışları (annelik ve babalık gibi) tetiklediği gibi ödül beklentisiyle yapılan keşifleri, bağımlılık yaratan sevk verici madde ya da cinsel dürtüleri etkilediği biliniyor. Dolayısıyla salgılanan bazı hormonlar bağımlılık ve şiddetli istek yaratırken, bazı beyin merkezleri baştan çıkarıcı olaylara karşı uyaran hormonların salgılanmasını arttırabiliyor ve baştan çıkarıcı olaylara karşı daha kolay ve keskin bir şekilde odaklanılmasını kolaylaştırabiliyor. Hatta bazı beyin bölgelerinin ve beyin reseptörlerinin normal bir şekilde çalışmaması hem kadın hem de erkekte sadakatsizlik, aldatma ve çapkınlık faaliyetlerini arttırıyor. Dolayısıyla dengesiz çalışan bir beyin bireyin kişisel hayatını etkileyeceği gibi, sosyal çevresini ve ikili ilişkilerini de olumsuz yönde etkileyebiliyor.
ÇAPKINLIĞIN ÖNÜNE GEÇİLEBİLİR Mİ?

Aşkın ve seksin kimyasal yönünü incelendiğinde, insanları evlilik ve tek eşliliğe iten olayın sadece sosyal gelenekler olmadığı görülüyor. Sadakatin ve tek eşliliğin temelinde, dışarıdan fark edilemeyen kimyasal ve hormonsal bir karışımın rolü olabiliyor. Sonuçta kulağa ilginç gelse de düzenli aile yaşamı ve seviyeli beraberlikler için, bazı hormon reseptörlerinin dengeli ve iyi çalışması gerekiyor. Yani aldatmada bazen erkeklerin de kadınların da suçu olmayabiliyor, aldatma, beyinlerindeki reseptörlerin kabahati olabiliyor. Bu nedenle yakın ilişkilerdeki aşkın, şehvetin, sadakatin, sevginin ve cinsel dürtülerin yoğunluğunu belirleyen bazı hormonlar, partnerler arasındaki tutku, şefkat, empati, sevgi, mutluluk ve bağlanma sağlayan en önemli moleküller olarak biliniyor. Bağımlılık ve şiddetli istek yaratan hormonların beyinde ve vücutta artış göstermesinin önüne geçilebilmesi için cinsel davranışlara doğru ve destekleyici yanıtlar verilmesi ve ödüllendirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, çapkınlığı arttıran ve sadakati önleyen kimyasallar beyinde artmaya başlayabiliyor ve kişiyi yeni fırsatlar aramaya teşvik edebiliyor. Diğer bir değişle, karşı cinsin cinsel dürtülerini reddetmek aldatma, aldatılma, çapkınlık ve sadakatsizlik gibi davranış biçimlerini gerçekleştirmeye iten hormonları aktive edeceğinden, kişinin dikkatinin değişmesine ve ikili ilişkilerdeki bağlarının kopmasına neden olabiliyor. Unutulmamalıdır ki, davranışları yöneten insan beyni her şeye kolaylıkla uyum sağlayabiliyor.

29 Mart 2014 Cumartesi

NARSİSİZM VE NARSİSİSTİK KİŞİLİK

Narsisizm, özsevi, özsevgi, özsaygı, özdeğer, ego saygısı, kendilik değeri diye tanımlanıyor. İnsanın kendi değeri ve değerliliği konusunda hissettikleri olarak biliniyor. Kişinin kendisiyle ilgili hissettiği güzel duygulara çoğu zaman ihtiyacı oluyor. Yoksa diğerleriyle iletişim kuramıyor, hatta sokağa çıkamaz bir hale gelebiliyor. Şu halde narsisizm patolojik bir durum değil... Çünkü kişinin uyumlu yaşayabilmesi için, kendini ölçüyü kaçırmadan sevmesi, kendini beğenmesi, değerli görmesi gerekiyor. Bu sevgiye narsisizm deniyor. Narsisizm bu anlamıyla doğal bir ihtiyaç... Kişinin kendini beğenmesine, önemli ve değerli biri olarak kabul etmesine izin verilmezse aşağılık kompleksiyle beslenen narsisistik kişilik ile karşı karşıya kalınabiliyor.
KENDİNE ÂŞIK OLAN ADAM
Suda yansıyan kendi görüntüsüne âşık olup, ulaşılamaz aşkının kurbanı haline gelen mitolojik karakter Narcissus’un hayatı, günümüzde birçok yaşamda tekrar ediyor. Çünkü insan olmanın acı gerçeklerinden biri, özellikle geçmiş çocukluk yaşamları duygusal acılar veya hayal kırıklıkları içeriyorsa, insanların geçmişlerini tekrarlamak üzere donanmış olmalarıdır. Geçmiş hep tekrar eder, mekânlar değişir, zamanlar değişir, oyuncular değişir ama roller hep aynı kalıyor. Her çağ, kendisini oluşturan özgün yapının abartılı şekilde dışa vurulduğu, patolojik davranış biçimleri yaratıyor. Bu nedenle dün olduğu gibi bugününde en önemli sorunlarından biri narsisistik kişilik (narsisistik yapı veya narsisistik kişilik organizasyonu)… Narsisistik kişiliği en iyi anlatan ve İtalyan ressam Caravaggio'nun 1594–1596 tarihleri arasında tamamladığı “Narcissus” ya da “Kendine Âşık Olan Adam” adlı yağlıboya tablosu, Roma'daki Galleria Nazionale d'Arte Antica’da bulunuyor.
MAĞDURUM DA MAĞDURUM…
Normal olan narsisizmin aksine patolojik ve çok yıkıcı olabilen narsisistik kişilik için utanç, ölüm gibi tarif ediliyor, bu nedenle yüzüne bir maske takıyor, yalan söylüyor ve hiç utanmıyor, vicdansız oluyor, gerçekleri hep inkâr ediyor, gerçekleri söyleyenleri suçluyor ve öfkesini kusuyor. Narsisistik kişi iktidarını yerleştirmek ve etrafını istediği şekilde dizayn etmek için baştan çıkartıcı ve kurnazca yollara başvuruyor, ustalıkla kendisini mağdur gibi gösteriyor. Her şeyi onlar için yapıyormuş gibi bir hava yaratarak, etrafındaki kalabalıktan besleniyor, kendisinde eksik olanları çekip alıyor ve böylece kendisini tamamlıyor ama etrafını zamanla yok ediyor. Çünkü kendisi gibi düşünmeyenleri sürekli suçlayarak ve eleştirerek onlara yön veriyor, öfkesini kusarak psikolojik şiddet uyguluyor ve özsaygılarını tüketiyor. Bunun sonucunda umutsuzluk, çökkünlük, depresyon ve bağımlılık başlıyor. Suçlanma ve eleştiri darbeleriyle, suçu kendinden başka yerde göremez hale getirilen gerçek mağdurlar ise, kaçıp kurtulma yetilerini yitiriyorlar.
MADDİ VE MANEVİ OLARAK KİRLENİYOR…

En önde, en gözde ve tek olmak isteyen ve daima kendini haklı gösteren narsisistik kişi kibirli oluyor, kabahati hep başkalarında arıyor, başkalarının hatalarını ve günahlarını gördüğünde cehennem ateşi gibi alevleniyor, öfkesine hâkim olamıyor, saldırganlaşıyor, kendinden geçiyor ama kendi kötü nefsine hiç bakamıyor, hep kibri seçiyor. Hedeflerine ulaşamadığında çöküyor, maddi ve manevi olarak kirleniyor ve manevi pisliğini ancak göz yaşlarını döktüğü terapi ile silebiliyor.

27 Mart 2014 Perşembe

AĞRILI CİNSEL İLİŞKİ

Cinsel ilişki esnasında ağrı ve acı duyulması nispeten sık yaşanan bir durum... Pek çok kadının sorunu olan ağrılı ve acılı cinsel ilişki yani disparoni, basit bir enfeksiyondan kaynaklanabileceği gibi ciddi hastalıklara da işaret edebiliyor. Bu nedenle cinsel ilişki sırasında ağrıdan yakınan kadınların zaman kaybetmeden mutlaka bir cinsel terapiste ve jinekoloğa başvurmaları gerekiyor.
NASIL TANI KONULUYOR?
Özellikle cinsel yaşamın başlangıcının ilk aylarında kadınların çoğu az veya çok ağrı ve acı duyabiliyor. Ancak (1) cinsel birleşme sırasında vajinaya girmede zorlanma, (2) vajinaya girme ya da girme girişimleri sırasında vulvovajinada ya da pelviste belirgin ağrı duyma, (3) vajinaya girme eyleminin gerçekleşeceği beklenirken ya da vajinaya girme sırasında ya da girilmesinden ötürü vulvovajinada ya da pelviste ağrı duymayla ilgili olarak belirgin bir korku ya da kaygı duyma ve (4) vajinaya girme girişimi sırasında aşk kaslarını (pelvis tabanı kaslarını) çok germe ya da sıkma durumu, yaklaşık altı aydır, sürekli ya da yineleyici bir biçimde yaşanıyorsa, kadında ve çift ilişkisinde belirgin bir sıkıntıya neden oluyorsa disparoniden bahsedilebiliyor.
TİPLERİ NELER?
Ağrı genellikle vajina ya da kasık bölgesinde gelişiyor. Disparoniden yakınan kadınlar, ağrı ve acının verdiği korkuyla ağrı beklentisine girebiliyor ve cinsel ilişkiye girmekten kaçınabiliyor. Hatta bazı durumlarda ağrının ve acının çok şiddetli olması, vajinal kasların, ilişkiye girilmesine engel olacak kadar sıkı kasılmasına bile yol açabiliyor. Disparoni, “derin”  ve “yüzeyel”"primer" (yaşam boyu) ve "sekonder" (edinsel), “psikolojik nedenli” ve “fiziksel nedenli” olarak sınıflandırılabiliyor. Derin disparoni, vajinaya penisin tam olarak girmesinden sonra kasık veya karın bölgelerinde ağrı ve acı hissedilmesi olarak tarif ediliyor. Rahim, yumurtalık, tüpler ve alt karın bölgesi ile ilişkili önemli hastalıklar derin disparoniye neden olabiliyor. Yüzeyel disparoni ise vajinanın hemen girişinde veya vajina içerisinde hissedilen ağrı ve acı hissi olarak biliniyor. Primer disparoni, kişi cinsel açıdan etkin olduğundan beri varken, sekonder disparoni oldukça olağan bir cinsel işlevsellik evresinden sonra başlıyor.
NEDEN OLUYOR?
Disparonide psikolojik nedenlerden çok fiziksel nedenler ön planda görülüyor. Herpes simpleks enfeksiyonu (genital uçuk) ya da vajinit gibi vajinal bölgede ya da rahimde gelişen enfeksiyonlar, vajinada, rahimde veya yumurtalıkta gelişen kitle ve tümörler, vajinada yabancı cisimlere karşı oluşan alerjiler, endimotriozis yani iç genital bölgedeki organlarda oluşan yapışıklıklar, menopoz döneminde vajinada oluşan kuruluklar, kızlık zarının yapısal olarak sert olması gibi kızlık zarıyla ilgili sorunlar, doğumsal vajina kusurları disparoniye neden olabiliyor. Bunun dışında psikolojik sorunlar, ön sevişmeye yeteri zaman ayrılmaması ve yeterince hazır olunmadan cinsel ilişkiye girme vajinada tahrişe ve ağrılı cinsel ilişkiye neden olabiliyor. Erkeklerde ise üretra enfeksiyonları ağrılı cinsel ilişki yaşanmasına yol açabiliyor.
TEDAVİSİ MÜMKÜN...

Disparonide cinsel terapi, medikal tedavi ve cerrahi tedavi uygulanıyor ve netice alınabiliyor. Örneğin sorun enfeksiyonlardan kaynaklanıyorsa antibiyotik tedavisi yeterli gelebiliyor. Yumurtalık kistleri, tümör, endometriozis veya miyom disparoniye neden oluyorsa cerrahi tedavi gerekiyor. Bazı disparoni vakalarında jinekolog ile cinsel terapistin birlikte vakayı değerlendirmesi ve çalışması önem taşıyor. Ancak sorunun kaynağı ne olursa olsun, hangi tedavi yöntemi uygulanırsa uygulansın kadının ve çiftin psikolojik destek alması gerekiyor. Çünkü cinsel ilişkide oluşan ağrı zamanla psikolojiyi bozabiliyor ve çoğu zaman partnerin de cinsel terapiye katılımını gerektiriyor. Cinsel terapi süresi ise sorunun altında yatan faktörlere bağlı olarak değişebiliyor.

19 Mart 2014 Çarşamba

SEKS EVLİLİĞİN SİGORTASIDIR

Kelime anlamıyla güvence ve korunma demek olan sigorta, devreden geçen akımın belirli bir sınırın üstüne çıkmasıyla, akımı kesmesi amacıyla kullanılan devre elemanları olarak biliniyor. Sigorta devreye bağlanıyor, her akım yoğunluğu durumunda akımı kesiyor ve "tehlike" önlenmiş oluyor. Yani sigorta, elektrikle çalışan aletleri veya ampulleri koruyan bir sistem... Evin elektrik girişine bağlanıyor ve herhangi bir aşırı yük durumunda kendisini imha ederek cihazlara giden elektriği kesiyor. Buna “sigorta atması” deniyor. Nasıl ki sigorta tesisatı koruyorsa, sekste evliliği koruyor. Bu nedenle seks evliliğin sigortasıdır, bir sorun çıkar, sigorta atarsa, evin karanlıkta kalması gibi, evlilikte karanlıkta kalabiliyor, çift yolunu kaybediyor, birbirine çarpıyor ve zarar verebiliyor. Özellikle uzun süreli ilişkilerde ve evliliklerde seks rafa kaldırılabiliyor ve bir nevi sigortalar atıyor. Seks hayatında sorunlar yaşanmaya başlayınca, romantizm ve birlikte geçirilen zamanların sayısı giderek eksiliyor ve rutin bir yaşam başlıyor. Oysa erkekler erotizmi seviyor, erotizmi istiyor. Kadınlar da romantizmi istiyor ve romantizmi seviyor. Bu nedenle kadın erotizm veriyor, karşılığında romantizm alıyor. Erkek de romantizm veriyor, karşılığında erotizm alıyor. Ve bu uyum tango gibi... Çiftler bu dansı iyi yaparlarsa mutlu oluyorlar ve sigortaları da atmıyor.
İLİŞKİDE SEKS NEDEN ÖNEMLİ?
Seksin yakın ilişkilerdeki rolü çok önemli, ne çok fazla abartıp hayatın anlamı yapmak gerekiyor, ne de seksi tamamen sıfırlamak... Çünkü sağlıklı ve mutlu bir ilişkinin temelinde seks, seksin temelinde ise sağlıklı ve mutlu bir ilişki yatıyor. Bu nedenle seksi yemek yemek, su içmek gibi bedensel, sevilmek ve değerli olmak gibi ruhsal bir ihtiyaç gibi görmek gerekiyor. Seks aşık olunan veya sevilen biriyle mükemmel ve özel bir bağ yaratmasının yanında birçok faydayı da beraberinden getiriyor. Öncelikle seks, var olan ilişkiyi rutin döngüsünden kurtarıp canlı tutabiliyor ve çiftin yorgunluğunu alıyor. Çünkü seks çifti birbirine bağlıyor, birbirlerine ne kadar aşık ve bağlı olduklarını gösteriyor ve onların stres ve zorlayıcı koşullara daha dayanıklı olmalarını sağlıyor. Hatta günde bir kez boşalmak, oksitosin, östrojen ve testosteron seviyelerini dengede tutarak çifti hastalıklardan koruyor. 
CİNSELLİĞİ RAFA KALDIRMAYIN…

Cinsel sorun çıkmaması için çiftin seks davranışlarını ve cinsel fantezilerini konuşması ve seks dışında tutkuyla birbirlerine dokunmaları gerekiyor. Ancak cinsel bir sorun varsa çiftin önce bunu kabullenmesi tavsiye ediliyor. Daha sonra çiftin kişisel gelişim ve cinsel eğitim kitapları okuyarak çözüm aramaları, başarılı olamadıklarında bir cinsel terapiste başvurmaları önem taşıyor. 

13 Mart 2014 Perşembe

KIRGINLIK ÖFKE VE YERSİZ GURUR

Öğrenilmiş davranışlar hayatı çekilmez kılabiliyor. Örneğin, ne kadar çok istesek de “Seviyorum” demek isterken, birden ağzımızdan başka kelimeler dökülebiliyor. “Onu gördüğümde şöyle sıkıca sarılıp, koklayacağım” derken, gördüğümüzde tam tersi davranabiliyoruz. Bu durum çocukların ezber davranışları gibi ve maalesef aşmak çok kolay olmuyor... Bunun üstesinden gelmek mümkün fakat sevgiyi ve ilgiyi gösterememenin asıl sebebi kırgınlık, öfke ve yersiz gurur... Mesela kadın erkeğe dokunmak ve sarılmak istiyor. Fakat geçmişteki kırgınlığı ve öfkesi ona engel oluyor, kırgınlık ve öfkesi yersiz bir gururla birleşince kadın erkekten uzaklaşıyor. Ve erkek, kadının neden kendisinden uzaklaştığını bilmiyor ve anlamıyor... Erkekler çoğu zaman “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok” misali hiçbir şeyden habersiz, olanları algılamaya çalışıyor. Ve kendisine tepki gösteren kadına dokunmaya zorlanıyor. Ama unutulmaması gereken hayat gerçeklerinden biri, kırgınlık, öfke ve yersiz gururun, mutluluğun en büyük düşmanlarının başında gelmesi…
ERKEKLER DİNLEYECEK KADINLAR GÜLÜMSEYEREK KARŞILAYACAK...
Kırgınlığı ve yersiz gururu geride bırakmak mümkün ama zor bir süreç… Değişim düşüncelerle alakalı… Değiştirmek denildiği zaman kişiliği değiştirmek gerektiği anlaşılıyor. Kadın ve erkek birbirlerinin kişiliklerini değiştiremezler, değiştirebilecekleri tek şey davranışları… Eğer kişi davranışlarını iradesiyle, aklıyla, mantığıyla uygun hale getirebilirse, yersiz gururu, öfkeyi, kırgınlığı bir tarafa bırakıp mutluluğu yakalayabiliyor. Mesela kocasına öfkeli ve kırgın bir kadın, bu duygularını geride bırakıp, eşi geldiği zaman onu mutlulukla ve gülümseyerek karşılayabilirse her şey değişebiliyor. Ama öfkeli ve kırgınken tebessüm etmek, dünyanın en zor şeylerinin başında geliyor. Ancak gülümseyen mutlu bir kadın erkeğin zaferidir. Mutsuz, gülmeyen bir kadın ise erkeğin mağlubiyeti… Erkek mutlu olmayan bir kadına yakın olamıyor. Erkek için gülümseyen bir kadın hep çok çekici… Erkeğin doğası bu, başka bir şey beklememek gerekiyor. Kadın mutlu olmak istiyorsa, gülümsemeli ve mutlu görünmeli… Ancak elbette erkeklerin de yapması gereken şeyler var... Mesela erkekler de kadına seks dışında dokunmayı öğrenmeli... Çünkü erkekler sadece seks yapacakları zaman kadına dokunuyorlar, onun dışında dokunmuyorlar, bu da kadına kendini değersiz hissettiriyor. Diğer önemli bir konu ise, erkek kadını ilgiyle dinleyecek ve anlayacak... Partneriyle gün içinde telefonla araşacak, mesaj atacak, en azından akşamları konuşacak… Göz teması ve gönül teması kuracak ve partnerine dokunarak onu dinleyecek… Erkekler bu iki şeyi yapıp, bir de kadına iltifat ederlerse, erkek de kadın da mutlu olabiliyor. Yani erkekler dinleyecek, kadınlar gülümseyerek karşılayacak ve kadın erkeğe hatasını asla söylemeyecek ama hatasını düzeltebileceğine inanacak ve onu motive edecek. Yani kadının gülümseyebilmesi için erkeğin de kadını mutlu etmesi gerekiyor. Ama birçok çift genelde suçlayan ve işaret parmağıyla suçlu arayan bir dili seçiyor. Oysa karşılık beklemeden sevmek ve koşulsuzca sevgiyi göstermek gerekiyor.
BAZEN ÜÇ MAYMUNU OYNAMAK GEREKİYOR…

Tatlı yemek bir seçimdir, nefes alıp vermek ise bir mecburiyet… Erkekler için çok önemli iki konu var... Bunlardan biri pohpohlanmak... Uzun süren ilişkilerde kadın seksi ve güzel olmasına rağmen, erkeği pohpohlamadığında, onun etkilemekte zorlanabiliyor. Üç maymunu oynayan, erkeğin kötü tarafları görmeyen, iyi taraflarını gören bir kadın her daim çekici kalabiliyor. İkincisi ise, erkeğin yalnız kalma ihtiyacı var… Kadının gerektiğinde erkeği yalnız bırakması önem taşıyor. Arada bir erkeğin serbest kalması gerekiyor, serbest bırakıldığında fazla uzaklaşmadan kadına geri dönebiliyor, onu mutlu edecek davranışlarda bulunabiliyor ve yakın olabiliyor. Ama kendini çok baskı altında hissederse, paralel yapı kurabiliyor, şiddet uygulayabiliyor, kendini işe verip deli gibi çalışabiliyor, hakaret edebiliyor ve kendinden bir şekilde kadını uzaklaştırabiliyor. Kadınlar da erkekler kadar aldatabiliyorlar. Kadının en temel ihtiyaçlarının başında dinlenme, anlaşılma ve ilgi görme geliyor. Bunların eksikliği hisseden kadın da sabrı bitip, susunca, paralel ilişki kurmayı tercih edebiliyor. Yani, aldatma sadece erkeğin kazası değil, kadının da kazası olabiliyor. İlişkilerde aradığını bulamayanların ve aldatanların buluşma yeri gibi oldu sosyal paylaşım siteleri... Kadının ilgi gördüğü, erkeğin de pohpohlandığı bir buluşma yeri oldu internet... Kadının ilgiye, erkeğin pohpohlanmaya karşı ilgisiz kalması çok kolay değil… Erkek iyi bir şey yaptığında kadının onu takdir etmesini bekliyor, bu olduğunda kendini özel hissediyor ve kadına bir anda ilgi duyabiliyor. Kadın ise, güzel olduğunu, seksi olduğunu, tatlı olduğunu duymak istiyor ve buna karşılık vermeden duramıyor. Fakat internetten önce de aldatma vardı... İnternet daha da kolaylaştırdı işi... Ama şunu unutmamalı ki, kadınların da erkeklerin de fiziksel, duygusal ve zihinsel ihtiyaçları var... Bunları kim veriyorsa oraya gidiyorlar. Sosyal paylaşım sitelerinde bunları alabilme hayaliyle ilişkiler kuruluyor. Bu durum paralel yapılanma yani aldatma için çok güzel bir ortam yaratıyor. Eskiden bilgisayar oyunları vardı, bunlarda bir oyun, aşk oyunu…

ERKEKLERLE KONUŞMA SANATI

Erkekler konuşmayı sevmezler, konuştuklarında ise genellikle söylemek istemediklerini söylerler. Bu durumdan hemen hemen bütün kadınların şikâyetçi... Google arama motorunda “Erkekler neden konuşmayı sevmez?” diye yazdığımızda yüzlerce sayfa görmemiz de bunun sağlaması gibi… Kadınlar konuşmak istiyor, erkekler susuyor. Peki, anlaşma nasıl sağlanacak? Öncelikle erkekler ve kadınlar birbirinden farklılar... Erkekler “ERKEKÇE” kadınlar da “KADINCA” dilinden konuşuyorlar. Biri İngilizce konuşuyorken, diğeri Türkçe konuşuyorsa anlaşamazlar değil mi? Bu durumda her iki tarafın da birbirinin dilini öğrenmesi gerekiyor. Bu süreçte bazı sorunlar yaşanıyor, çünkü erkekler konuşmayı sevmiyorlar, kadınlar da konuşmadan yapamıyorlar. Ama kadınlar konuşacak erkek aramıyor, dinleyecek erkek arıyorlar… Çünkü kadınların en temel ihtiyaçlarının başında dinlenmek ve anlaşılmak geliyor. Kadın konuşurken düşünüyor ve gelmek istediği noktaya geliyor. Ya da konuşa konuşa, konuşmasını açarak, genişleterek kafasındaki problemin çözümünü buluyor. Fakat erkekler çok farklı… Erkekler bir odaya kapanıyor ve uzun uzun düşünüyor ve aklına yattığında onu uyguluyorlar. Yani biri konuşurken düşünüyor diğeri ise yalnız düşünüyor ve uyguluyor.
SİHİRLİ CÜMLE: "İHTİYACIM VAR!"
Erkek düşünürken kadın konuşmak için ısrar ederse, büyük bir çatışma çıkıyor. Bu nedenle kadınların erkeklere şu dille yaklaşması gerekiyor: “Seninle konuşmaya ihtiyacım var. Beni dinlemene ihtiyacım var. Lütfen beni dinle ve anla…” Ve kadınların mutlaka bir zaman süresi belirtmeleri önem taşıyor. Mesela, “Yarım saat beni dinlemene ihtiyacım var” denilebiliyor. Çünkü erkek zamanı bildiğinde “Yarım saat dinleyebilirim” diyor ve konuşma bitinceye kadar ilgiyle dinleyebiliyor. Zaman belirtmeden kadın konuşmaya başlarsa, erkek dinlemekte zorlanıyor, konsantre olamıyor, boğuluyor, yutulduğunu hissediyor. Ayrıca kadının şunu da mutlaka erkeğe söylemesi gerekiyor: “Benim söylediklerimle ilgili bir çözüm üretmek zorunda değilsin. Şikâyetlerimi ve konuşmalarımı ille de çözülecek bir problem gibi görme lütfen. Eğer senden bir şey istersem, somut ve net olarak söylerim, eğer yapabilirsen mutlu olurum, yapamazsan sorun yok, saygı duyarım. Ama beni her söylediğime çözüm üretmek zorundaymışsın gibi dinleme. Ve söylediklerimden dolayı da kendini suçlu hissetme. Sadece beni dinlemene ve anlamana ihtiyacım var…” Bu şekilde erkek kadını yarım saat özenle dinleyebiliyor, kadın rahatlıyor ve gevşiyor, daha sevgi dolu olabiliyor, erkek strese girmiyor, her iki taraf da birbirine daha çok yakınlaşıyor ve var olan sıkıntılar ortadan kalkabiliyor. Aksi durumlarda, erkekler konuşulan her konuyu çözmeleri gereken bir problem gibi algılıyor, kadınları dinlemekte zorlanıyorlar ve kadınlar da “Beni ve söylediklerimi ciddiye almıyor, beni önemsemiyor, sevmiyor” gibi düşüncelere kapılıyorlar. Genelde kadınlar, “Bunların sorumlusu ben değilim, sensin” gibi yaklaştıkları ve “Bir çözüm üretmek zorunda değilsin” demedikleri için iletişim zorlaşıyor. Kadın genelde zaman belirtmediği ve de bir konudan başka bir konuya geçtiği için, bir müddet sonra erkeğin ilgisi dağılıyor. Erkek böyle zamanlarda ya uzaklara bakıyor ya da elindeki telefonu alıp onu kurcalamaya başlıyor.
SULTAN SÜLEYMAN HAN HAZRETLERİ…

Erkeğin kusurunu görmemek, kötü sözünü duymamak ve hatalarını yüzüne vurmamak önem taşıyor, yani erkek iyi bir şey yaptığında hemen onu görmek, iyi bir şey söylediği zaman hemen onu duymak ve onunla iyi konuşmak gerekiyor. Böylece erkek kadına sadık kalabiliyor. Yoksa paralel bir yaşam kurabiliyor. Kadın ne kadar akıllı, ne kadar güzel ya da ne kadar seksi olursa olsun, erkek gülen bir yüz ve mutlu bir kadın göremezse aldatmaya bahane yaratabiliyor. Geçenlerde çok bakımlı ve güzel bir hanımefendi geldi. Büyük bir öfke içerisindeydi, elinde kocasının sevgilisine yazdığı aşk mektupları vardı, e-maillerini internetten yakalamış… Öfkeyle bu e-mailleri masanın üzerine öfkeyle attı. “Kocam sevgilisine neler yazmış bakar mısınız?” dedi ve kocasını geri kazanmak istediğini söyledi. Mektupları birlikte okumayı teklif ettim, kabul etti. Sevgilisi yani paralel yapı sanki Sultan Süleyman eve gelmiş gibi bir ruh halinde, çok mutlu, onu kadar güzel karşılamış ki, sanki Sultan Süleyman Han gelmiş gibi övgüler düzmüş, yüzünde gülücükler açmış, o gittiği zaman hüzünlenmiş, o geldiği zaman çok mutlu olmuş. Öyle güzel anlatmış ki hislerini, evine güneş gibi doğmuş sanki. Tabi danışanımın kocası olumlu sözlerden ve davranışlardan o kadar çok etkilenmiş ki, sevgilisi karısından çirkin olmasına rağmen, ona gitmeyi istemiş, onu tercih etmiş. Yani çoğu zaman kadın çok güzel, çok seksi olmasına rağmen erkeğin gözünde bir kıymeti olmayabiliyor. “Siz bu tür sözleri kocanıza en son ne zaman söylediniz?” diye sordum. “Ben bunları yapmıyorum ki” diye cevap verdi. “Ben genelde hep eleştirir ve suçlarım” diye ekledi. “Neden kocanızın başka bir kadınla paralel bir ilişki yaşadığını anladınız mı?” dedim. Kadın ağlayarak “Anladım” dedi. Ve gerçekten de 15 gün sonra kadın geri geldiğinde “Kocam sevgilisini bıraktı bana geri döndü” dedi. “Ne yaptınız?” diye sordum. “Güzel sözlerle hitap ettim, diğer kadının yaptıklarını yaptım” dedi. “Ben zaten kocam için güzel hisler besliyordum ve onu seviyordum fakat yersiz gururum ona güzel sözler söylememe engel oluyordu” diye ekledi. Yersiz gurur, kırgınlık ve öfke aşılmadığı sürece çiftler birbirlerine hislerini saklıyorlar, gösteremiyorlar ve paralel yapılara davetiye çıkartıyorlar. Elbette aldatan erkeğin de hataları, yanlışları var ve onları düzeltmesi gerekiyor. Erkek de kendine bakıp “Ne yapmalıyım?” diye sormalı, dokunmalı, dinlemeli ve iltifat etmeli, kadın da “Kendimi seviyorum, değer veriyorum, kendim ve evliliğim için bunları yapmalıyım ve evliliğimi riske atmamalıyım” demeli. Mutlu olmak için nezakete, hoşgörü ve anlayışa sahip olmak gerekiyor. Ancak çiftlere “İlk adımı sen atma, gururlu ol. Erkek kadının peşinden koşar. Mesafeli dur ve çok yüz verme” gibi öğütler veriliyor. Bunları aşabilmek bir mesele... Dolayısıyla kırgınlık sebebi sabun köpüğünden değilse, gurur duygusunu aşabilmek oldukça zor… Bu nedenle erkek her zaman bir adım önde olmalı... Kadına seks dışında da dokunmalı, iltifat etmeli, onu dinlemeli… Çünkü bunları yapan bir erkek karısından veya sevgilisinden Sultan Süleyman Han muamelesi görebiliyor, daha az hata yapıyor. 

2 Mart 2014 Pazar

EYVAH ERKEN BOŞALIYORUM!

Cinsel hayatı aktif olan her on erkekten yedisi hayatının bir döneminde erken boşalıyor. Aslında tıp literatürlerinde sürekli olarak ya da yineleyici biçimde, çok az bir cinsel uyarılma ile ve erkeğin istemesinden önce boşalmanın olması olarak tanımlanan erken boşalma, kişiden kişiye veya çiftten çifte değişebilen bir kavram… Ancak erken boşalma cinsel ilişki denemelerinin %50'sinden fazlasında meydana geliyorsa ciddi bir cinsel uyum sorunu olarak kabul ediliyor. Bundan daha azı her erkekte dönemsel olarak görülebiliyor.
OLUMSUZ DUYGULARA YOL AÇIYOR…
Birçok erkeğin ve çiftin mahrem yaşamını olumsuz yönde etkileyen erken boşalma, sıklıkla vajinaya giriş sırasında ya da hemen vajinaya girer girmez ortaya çıkıyor. Ancak en ileri halinde penis daha vajinaya girmeden veya penise herhangi bir uyarı olmadan yalnızca cinsel düşünceler bile dahi boşalmayı tetikleyebiliyor. Erken boşalmadaki önemli faktör, boşalmanın erkeğin ve partnerinin istediği süreden önce olması ve bunun cinsel ilişkilerinde ve ruhsal dünyalarında “cinsel tatminde azalma”, “suçluluk”, “utanç”, “hayal kırıklığı”, “partneri mutlu edememe ve başarısız olma takıntısı” gibi sıkıntılara yol açması olarak biliniyor.
ERKEN BOŞALMA TEDAVİ EDİLEBİLİYOR…
Erken boşalma tamamıyla hayatın içinde ve anlaşılabilir bir durum, çünkü hayatta yapılan birçok şey seks ile ilişkili… Unutulmaması gereken şey, erken boşalma yüzde yüz tedavi edilebiliyor ve her erkek veya çift bu problemden kurtulabiliyor. Bunun için ilk önce erken boşalma probleminin varlığını erkeğin ya da çiftin kabul etmesi gerekiyor. İkinci olarak erken boşalmanın kendiliğinden düzelmeyeceğinin bilinmesi önem taşıyor. Üçüncü olarak bu problemi kökünden ve kalıcı olarak çözmeye erkeğin ya da çiftin istekli olması ve dördüncü olarak ise bunun için bir cinsel terapite başvurmaları gerekiyor.
NEDEN OLUYOR?
Uygunsuz ortamlarda, yanlış düşünce ve duygularla mastürbasyon alışkanlığı, stres veya aşırı duygusal gerilim, beyindek kimyasal dengesizlik, partner ilişkisindeki çatışmalar, doğru bilinen yanlışlıklar, tecrübesizlik,  bazı ilaçlar ve bedensel hastalıklar erken boşalmaya yol açabiliyor. Problemin kökeni ne olursa olsun, erken boşalma zamanla ereksiyonu devam ettirememeye, cinsel isteksizliğe, partner ilişkisinde çatışmalara, ruhsal sıkıntılara ve istenilen anda boşalma sağlayamamaya yol açan boşalma refleksini kontrol edememeye yol açıyor.
BOŞALMA REFLEKSİ NEDİR?
Boşalma refleksi üretra ve prostat da başlıyor ve meninin penisten ve sperm kesesinden dışarıya fışkırmasına neden olan istem dışı kasılmalardan oluşuyor. Bu refleks “aşk kasları” adını verdiğimiz “pubococcygeus (PC) kasları” tarafından kontrol ediliyor. Bilinenin aksine çok özel tekniklerle boşalma refleksi üzerinde istemli bir kontrol zamanla sağlanabiliyor. Bunun için bir cinsel terapistin rehberliğinde aşk kaslarının doğru çalışması için uygun bir egzersiz programının özenle takip edilmesi gerekiyor. Problem serotonin ve dopamin reseptörleri arasındaki dengesizlikten kaynaklanıyor olsa bile, “aşk oyunları” adını verdiğimiz “ev ödevleri” ile erken boşalmanın üstesinden gelinebiliyor. Çünkü erken boşalmanın sebebi ne olursa olsun, aşk kaslarının güçlendirilmesi ve nefes kontrolüyle boşalma refleksi üzerinde bir denetim öğrenilebiliyor.
ÇÖZÜMÜ ÇOK KOLAY…

Erken boşalma çözümü en kolay cinsel sorunların başında geliyor. Erken boşalma sorunu yaşıyan erkeklerin veya çiftlerin cinsel yaşamlarını ve hayat kalitelerini arttırabilmeleri için bir cinsel terapiste, cinsel terapi almak için başvurmaları gerekiyor. Çünkü erken boşalma sadece psikolojik değil, psikolojik ve biyolojik faktörlerin birleşimi sonucu oluşan kompleks bir rahatsızlık olabiliyor. Muti-disipliner anlayış doğrultusunda erken boşalmayı değerlendiren bir cinsel terapistte, en kısa sürede bu sorunla erkeğin veya çiftin başa çıkmasını sağlayabiliyor. Buradaki en önemli husus serinkanlılığı korumak ve hemen müdahalede bulunmak… Genelde, zaman içinde problem daha da zorlaşıyor, içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor ve böyle bir durumda tedavi zorlaşabiliyor, aşırı stres ve huzursuzluklara yol açabiliyor.

KRİZ SEKS HAYATINI VURDU

Cinsel sorunların bedensel nedenlerden çok psikolojik sorunlardan kaynaklandığı bilinen bir gerçek… Dolayısıyla meydana gelen ekonomik ve siyasal krizler ve akabinde meydana gelen belirsizlikler ve işsiz kalma endişesi, psikolojik sorunlar olarak bireylerin ve çiftlerin cinsel hayatlarını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Yapılan araştırmalar ülkemizde 17 Aralık 2013 tarihinde baş gösteren ve ülke ekonomisini derinden etkileyen olayların, belirsizlik, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısıyla birlikte korku, endişe, kaygı ve stres gibi olumsuz duyguların yoğun hissedilmesine neden olduğunu gösteriyor. Cinsel işlev bozukluklarının tetikleyicisi olan olumsuz duygu birikimleri, ruhsal hastalıklara, sertleşme sorunlarına, cinsel isteksizliğe ve erken boşalmaya neden olabiliyor, aldatmalar artabiliyor.
ÇARPICI ANKET SONUÇLARI…
Ekonomik ve siyasi kriz çiftlerin cinsel hayatını olumsuz yönde etkiliyor. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED – www.cised.org.tr)’nin yaptığı araştırmaya göre, kriz kadınları daha çok etkiliyor. Araştırmaya göre, kadınların yüzde 70’i krizden dolayı cinsel yaşamlarının olumsuz yönde etkilendiğini dile getirirken, erkeklerde bu oran yaklaşık yüzde 60 civarında. CİSED tarafından gerçekleştirilen araştırma çiftlerin yaşanan krizden dolayı cinsel ilişkiye daha az girdiklerini gözler önüne seriyor. İnternet üzerinden gerçekleştirilen ve 1000 kişi arasında yapılan araştırmaya göre, halkının yüzde 30’u belirsizliklere ve çatışmalara neden olan krizden dolayı cinsel hayatını askıya almış durumda. Araştırmaya katılanların yüzde 70’i yaşanan olaylardan dolayı gelecek korkusu taşıdıklarını ve cinsellikten soğuduklarını dile getirirken, her şeye rağmen cinsel hayatlarını sürdürmekte zorlandıklarını, yaşam tarzlarında değişikliğe gittiklerini ve daha çok erken boşalma, sertleşme sorunları ve cinsel isteksizlik gibi cinsel sorunlar yaşadıklarını belirtiyor. Ekonomik krizden dolayı cinsel yaşamı etkilenenlerin başında çalışan kadınlar, orta yaş ve üstü erkekler bulunuyor. Kadınların yüzde 70’i eskisi kadar sık cinsel ilişkiye girmediklerini dile getirirken, ankete katılan her 3 erkekten biri ekonomik krizden dolayı streste olduğunu ve bu çerçevede cinsel istek duymadıklarını ve buna rağmen seks yapmaya çalıştıklarında ise sertleşme sorunları yaşadıklarını ve geçmişe göre daha erken boşaldıklarını belirtiyor.

SON 3 AYDA CİNSEL SORUNLARDA ARTIŞ GÖZLEMLENİYOR…
Bireye belirsizlik ve yenilmişlik hissi veren, stres ve kaygı yaratan her türlü psikolojik, ekonomik ve siyasi faktör, cinsel sağlık üzerinde olumsuz etkiler yaratabiliyor. Özellikle geçim şartlarının zorlaşması, ekonomik krizler, işsizlik, işsiz kalma kaygısı, gelir düzeyinin düşmesi, enflasyon ve devalüasyon gibi hem ülkeyi hem de bireyi olumsuz yönde etkileyen durumlar cinsel sorunlara neden olabiliyor. CİSED’in yaptığı araştırma, ülkemizde son 3 aylık dönemde cinsel sorunlarda artış olduğunu gösteriyor. 17 Aralık olaylarıyla birlikte CİSED’in Cinsel Sağlık Danışma Hattı’nı (0.312.212 66 26) arayanlarda ve cinsel sağlık problemleriyle cinsel tedavi merkezlerine başvuranlarda %20’lik bir artış olduğu görülüyor.

CİNSEL İSTEKSİZLİK BAŞGÖSTERDİ…
CİSED’in yaptığı araştırma, ekonomik kriz, geçim sıkıntısı, aile ya da hayat düzenini sürdürememe endişesi, yaşam standartlarını koruyamama ve sorumluluklarını yerine getirememe korkusunun, erkekleri ve kadınları olumsuz yönde etkilediğini ve partnerlerinden uzaklaşarak kabuklarına çekildiklerini gösteriyor. Bunun nedeni ise, stres altında kalan kişilerin beyinlerinden salgılanan stres hormonlarının ‘Savaş ya da kaç!’ mesajıyla, cinsel isteği azaltması… Çünkü stresle etkili bir şekilde baş edilemediğinde ya da üstesinden gelinemediğinde ve kişinin hayatında stres kaynakları yavaş yavaş çoğalmaya başladığında vücudun adaptasyon kapasitesi zorlanıyor. İnsan bedeni uzun süre stresle karşı karşıya kaldığı takdirde vücudun strese karşı koyma gücü gün geçtikçe tükenmeye başlıyor ve üç evreli bir tepkime süreci başlıyor. İlk olarak ‘alarm tepkisi’ oluşuyor yani vücut stresle karşılaştığında, stresi oluşturan durumu azaltmak amacıyla eldeki bütün kozlarını kullanıyor. Kaçma, donma veya savaşma şeklinde anlık ve hızlı tepkilerin olduğu bu dönem fizyolojik olarak kasların gerginleştiği, duygu patlamalarının yaşandığı, duyguların kabardığı bir evre… Stres azalmadığında vücut ikinci evreye geçiyor. ‘Savunma ve direnç geliştirme tepkisi’ olarak bilinen ikinci evrede, elde kalan bütün diğer kozlar kullanılıyor. Stresin uzun sürmesi vücudun bütün enerji kaynaklarını tüketiyor. Savunma durumunda beynin ön tarafına gitmesi gerekli olan kan beynin arka tarafına gönderiliyor. Bu durumda bilinçten sorumlu olan ön taraf iyi kullanılamadığı için kişi mantıklı düşünüp, doğru kararlar alamıyor, bilinçsiz hareket ediyor, vücut asit üretmeye başlıyor, bağışıklık sistemi zayıflıyor, mide ve bağırsak sorunları gibi hastalıklar baş gösteriyor. Vücut strese karşı direnç geliştirmesine rağmen stresi ortadan kaldıramadığında ve enerji kaynakları tükendiğinde uyum sürecinin üçüncü evresine geçiyor. ‘Tükenme tepkisi’ olarak bilinen üçüncü evrede, vücut savunmasız kalıyor, tükeniyor, sertleşme sorunları, erken boşalma, cinsel isteksizlik gibi cinsel sorunlar, anksiyete, depresyon, panik atak, boş vermişlik, tükenmişlik sendromu, uyku bozuklukları gibi ruhsal sorunlar, uyuşturucu ve alkol kullanımında artış bu safhada ortaya çıkıyor.
KRİZ ALDATMAYA ‘BAHANE’ OLUYOR…
Kriz dönemlerinde, uzun vadeli istikrarlı ilişkilerde duygusal problemler ön plana çıkıyor, günlük ve mesleki sıkıntılar artıyor, ruhsal ve fiziki yorgunluklar nedeniyle yeni bir şeyler deneyimleme isteği artabiliyor. Araştırma sonuçlarına göre duygusal olmayan sekse yönelen ve internette ilişki arayan her 10 erkekten 4’ü istikrarlı ilişkisini canlandırmak için başka birisiyle yeni bir maceraya hazır... Kadınlar ise daha temkinli ve ancak yakalanmayacaklarından emin oldukları durumlarda aldatmaya meyilli... Sorumluluk hissinin az olması, yasak ve günah olanın çekiciliği, sınırlı vakitlerde birlikte olma zorlantısı, cinselliğin biteceği korkusu, gelecek endişesi ve maddi imkânsızlıklar duygusal sorumluluk taşımayan aldatma ilişkilerine ağırlık verilmesine neden olabiliyor. Kadınlar daha çok duygusal yakınlık ve beğenilme arzularını tatmin etme arayışından dolayı, erkekler ise performanslarını göstermek, günlük hayatın sıkıntılarından kurtulmak ve rahatlamak için aldatıyor. Başarısızlık korkusu ve performans endişesi olan erkek eşinden uzaklaşıyor, onunla seks yapmaktan kaçınıyor, var olan sorunları görmezden gelmeye çalışıyor ve mutluluğu dışarıda aramaya başlıyor. Kadınlar ise değerli ve sevilmeye layık olmadıklarını hissettiren durumlarda ilgi ve beğenilme açlığına düşüyor ve zafiyet gösterebiliyor.

KRİZ DEPRESYON VE ANKSİYETEYE NEDEN OLUYOR…
Ekonomik ve siyasi krizler belirsizliklerle birlikte bireylerde bastırılmışlık, kapana sıkışmışlık, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları, gelecek kaygısı yaratıyor. Gelecek kaygısı yaşayan birey kendine olan güvenini git gide yitiriyor. Yitirilen güven karşısında kişi hiçbir şey yapmak istemiyor, üretme isteğini kaybediyor, iş, aile ve çift ilişkilerinde motivasyonu yitiriyor. Bu tür ani değişimler daha çok depresyona ve anksiyeteye neden oluyor.
NELER YAPILABİLİR?
Ekonomik ve siyasi olayların yarattığı stres ve onun olumsuz sonuçlarından korunmanın yolları, (1) korkuyla ve öfkeyle dürüstçe yüzleşmek, (2) sevme ve üretme kapasitesini arttırmak, (3) olumsuz duyguları ve düşünceleri sevilen ve güvenilen kişilerle paylaşmak, (4) nefes ve gevşeme egzersizleri yapmak, (5) düzenli ve doğru beslenmek, (6) düzenli egzersiz ve spor yapmak, (7) olumlu düşünmek, (8) olumsuz haberlerle moral bozan TV'yi kapatmak, (9) alkolü ve sigarayı azaltmak ve (10) kısa bir tatile çıkmak Hissedildiği anda dile getirilmesi gereken öfke ve korku kötü duygular değil… Dile getirilmezse, öfke, küskünlüğe ve hatta nefrete dönüşebiliyor, korku tüm bedeni kaplayabiliyor ve bu durum çok zarar verici olabiliyor. Bu nedenle kişilerin öfke, korku ve umutsuzluk duygularını ortaya çıkar çıkmaz söze koymaları, paylaşarak gidermeye çalışmaları gerekiyor. Sevmek ve üretmek için öfkeyi, korkuları, ıstırabı ve umutsuzluğu yenmek önem taşıyor. Bunun için kişinin var olan durumunu değiştirmesi, yaşanan olaylara ve krize gösterdiği tepkilerini veya kriz ortamı değiştirmesi gerekiyor. Kişinin kendi kendisine yaptığı olumsuz konuşmalar veya düşünceler devam ettikçe hayatın normale dönmesi zorlaşıyor. Olumsuz düşüncelerin farkına varmak ve olumlu düşünmeye çalışmak hem stresi azaltmaya yardımcı oluyor hem cinsel yaşamı keyifli kılıyor hem de sağlıklı kararlar alınmasını sağlıyor.
KRİZ SONRASI CİNSEL YAŞAM ANKETİ SONUÇLARI

Katılımcı sayısı: 1000

Cinsiyetiniz?
%60 Kadın
%40 Erkek

Medeni durumunuz?
KADINLAR
%80 Evli
%20 Bekâr - Boşanmış

ERKEKLER
%70 Evli
%30 Bekâr - Boşanmış

Çalışıyor musunuz?
KADINLAR
%60 Evet
%40 Hayır

ERKEKLER
%80 Evet
%20 Hayır

Yaşınız?
KADINLAR
%30 20–30 yaş
%30 30–40 yaş
%30 40–50 yaş
%10 50 ve üzeri yaş

ERKEKLER
%10 20–30 yaş
%35 30–40 yaş
%45 40–50 yaş
%10 50 ve üzeri yaş

17 Aralık olaylarından sonra cinsel hayatınızda olumsuz bir değişiklik oldu mu?
KADINLAR
%70 Evet
%30 Hayır

ERKEKLER
%60 Evet
%40 Hayır

Cinsel hayatınızda ne gibi bir değişiklik oldu?
KADINLAR
%70 Cinsel isteksizlik
%20 Uyarılma sorunları (Heyecanlanmama, kabarmama, ıslanmama)
%30 Boşalma ve orgazm olamama
%10 Ağrılı cinsel ilişki

ERKEKLER
%35 Cinsel isteksizlik
%40 Sertleşme sorunları
%70 Erken boşalma
%05 Geç boşalma

Eskisi kadar sık cinsel ilişkiye giriyor musunuz?
KADINLAR
%30 Evet
%70 Hayır

ERKEKLER
%40 Evet
%60 Hayır

17 Aralık olaylarından sonra ruhsal dünyanızda olumsuz bir değişiklik oldu mu?
KADINLAR
%70 Evet
%30 Hayır

ERKEKLER
%60 Evet
%40 Hayır

Ruhsal dünyanızda ne gibi bir değişiklik oldu? (Birden fazla seçeneği işaretleyebilirsiniz.)
KADINLAR
%40 Depresyon (Bunalım, çökkünlük)
%50 Anksiyete (Endişe, korku, kaygı, sıkıntı)
%40 Uyku bozuklukları
%10 Panik atak
%20 Tükenmişlik sendromu (Duygusal ve fiziksel bitkinlik, kişisel başarının azalması ve duyarsızlaşma)

ERKEKLER
%50 Depresyon (Bunalım, çökkünlük)
%50 Anksiyete (Endişe, korku, kaygı, sıkıntı)
%30 Uyku bozuklukları
%05 Panik atak
%10 Tükenmişlik sendromu (Duygusal ve fiziksel bitkinlik, kişisel başarının azalması ve duyarsızlaşma)

17 Aralık olaylarından sonra gelecek korkusu hissediyor musunuz?
KADINLAR
%70 Evet
%30 Hayır

ERKEKLER
%65 Evet
%35 Hayır

Seks sizin için önemli mi?
KADINLAR
%60 Evet
%40 Hayır

ERKEKLER
%90 Evet
%10 Hayır

Kriz döneminde partnerinizi aldattınız mı?
KADINLAR
%10 Evet
%90 Hayır

ERKEKLER
%40 Evet
%60 Hayır