16 Temmuz 2014 Çarşamba

REBOUND İLİŞKİLER

Uzun bir ilişkiden sonra, ilişkisi sonlanan bir kişinin, ayrılıktan geriye kalan kırıntıları üzerlerinden atabilmek ve ayrılık acısını hafifletebilmek için tercih ettikleri ilişkiye rebound ilişki adı veriliyor. Ayrılık acısı çekenlerin kısa sürede toparlanabilmeleri için başvurdukları bu yeni ilişki elde etme yolu, her ne kadar tavsiye etmesek de günümüzde oldukça sık rastlanan bir durum... Çünkü ayrılık sonrası yoğunlaşan karmaşa, alışkanlıkların kaybedilmesinin getirdiği güvensizlik, yalnız kalma korkusu, muhtaçlık veya bağımlılık gibi duygular rebound ilişkilere yol açabiliyor. Duygusal bağlantı ya da karşı cinsle oluşan duygusal çekim gücü yerine, kızgınlık, öfke, utanç ve korkunun hâkim olduğu rebound ilişkiler, ciddiye alınması gereken önemli psikolojik problemlerin başında geliyor.
REBOUND İLİŞKİLER GEÇİŞ NESNESİ GÖREVİ GÖRÜYOR...
Geçiş nesnesi çocuğun hayatı için bir süre çok önemli hale gelen, onu rahatlatan, battaniye ya da eskimiş bir pelüş oyuncak gibi nesneler... Bunlar, çocukların uyuma esnasında ihtiyaç duydukları, yanlarında olduklarında daha iyi hissettikleri eşyalar olarak dikkat çekiyor, yani çocuklar için annenin yerini tutan, anne sıcaklığını çağrıştıran, kendini güvende hissettiren, anneden ayrılmaya çocuğu hazırlayan geçiş nesneler oluyor. Çocuk geçiş nesnesini kendi kontrolüne almak ve onun sadece kendisine ait olmasını istiyor, nesneyi sürekli yanında taşıyor. Geçiş nesneleri bir süre çocuklar için önemli oluyor, sonra herhangi bir nesne haline dönüşüyor. Çocuklukta yaşanan bu süreç, yetişkinlikte ayrılık sonrası birçok kişinin kapısını tekrar çalabiliyor, yani rebound ilişkiler eski ilişkiden ayrılmanın acısını hafifleten geçiş nesnesi görevi görüyor. Geçiş nesnesi, gerçek dünyaya geçmemiş olan çocuğun, gerçek dünyaya daha yumuşak geçiş yapmasını sağlarken, rebound ilişkiler yetişkinlikte ayrılmanın acısını hafifletiyor ve ayrılığın yasını tutmayı önlüyor. Çocukların, ihtiyaç duydukları bir dönemde geçiş nesnesine bağlanmalarının ve kendilerini güvende hissetmelerinin hiçbir sakıncası yokken, yetişkinlikte yaşanan rebound ilişkiler yeni bir ilişkinin sağlıklı kurulmasını önlüyor.

REBOUND İLİŞKİ VE REBOUND SEVGİLİ...
Hayal kırıklığından sonraki tepki, çarpıp geri gelmek anlamına gelen rebound; bilindiği üzere basketbolda potadan dönen topun başarılı bir şekilde başka bir oyuncunun eline geçmesi olarak biliniyor. Rebound ilişki ise, biten bir ilişkinin yarasını sarmak için kurulan acil ilişki anlamına geliyor. Uzun bir ilişkiden çıkan, ayrılık acısı yaşayan ve alışkanlıkları tepetaklak olan bir kişinin, kendini toparlayana kadar ya da eski sevgilisi kıskansın diye kısa sürede bulduğu kişiye rebound sevgili adı veriliyor.

AŞK MI YOKSA REBOUND BİR İLİŞKİ Mİ?
(1) Sürekli eski sevgiliyle ilişkisinin nasıl bittiğinden bahsediliyorsa, (2) cinsel ilişki veya sevişmeler sırasında eski sevgilinin adı ağızdan yanlışlıkla çıkıyorsa, (3) geçmiş ilişkiden örnekler veriliyorsa, (4) yeni sevgiliyle eski sevgili kıyaslanıyorsa, (5) ‘ikimiz, biz’ gibi kelimeler yerine 'ben' ile başlayan cümleler sık kuruluyorsa, (6) ortada yaşanmış güzel hatıralar olmadan ilişki için bir taraf fazla heyecanlı ve hevesliyse, (7) duygusallıktan ziyade daha çok fiziksel yakınlık kuruluyorsa, (8) ilişkinin yükü sadece bir kişinin omuzlarındaysa veya (9) eski arkadaşlar eski sevgiliden sık bahsediyorsa o ilişki rebound bir ilişki olabiliyor... Rebound ilişkilerin gerçek aşk ile hiçbir ilgisi yok... Genellikle yeni bir ilişkiye başlarken hissedilen tatlı heyecanlar, aşk ile karıştırılıyor ve kişi âşık olduğu yanılgısına kolaylıkla düşebiliyor. İlişkinin ilerleyen evrelerinde, beyaz atlı prensler kurbağaya ya da güzeller güzeli prensesler külkedisine dönüşebiliyor. İlişkinin henüz başlarında, Benimle eskisi gibi ilgilenmiyor”, “İlişki heyecanını yitirdi”, “Artık telefonum hiç çalmıyor”, “Yan yana olmaktan keyif almıyor” gibi ifadeler sık kullanılıyorsa, muhtemelen ilk görüşte aşk yerine rebound bir ilişki yaşanıyor olabilir. Diğer bir değişle, aşk izlenimi veren heyecanlar, mutluluklar, yoğun arzular, bakışmalar, gülüşmeler ya da koklaşmaların hepsi, eski alışkanlıklar sonucu boşluğa düşen partnerin içinde bulunduğu duygu yoğunluğundan kurtulmak için gösterdiği çırpınmalar olabiliyor. Dolayısıyla, bir taraf hayatının aşkını yaşayacağını düşünüp, kendinden geçerken, diğer taraf ise kendisini iyileştirecek bir hastanenin acil servisinde gönlüne pansuman yaptırıyor olabilir. Sonuç olarak, cicim aylarında yaşanan ilgi ve yakınlık problemleri rebound ilişkinin habercisi olabiliyor. Çünkü aşk acısı geçtikçe, ilgi de azalıyor.

NEDEN REBOUND İLİŞKİ TERCİH EDİLİYOR?
Çiftin yaşadığı duygusal ve fiziksel deneyimler gitgide güçlenen bir bağa dönüşebiliyor. Oluşan bu bağ ile birlikte, bireylerin kişilik özellikleri, olaylara verdikleri tepkiler, duygusal ifadeler, çatışmalar ve beden hazları birbirine karışıyor. Alışkanlık olarak adlandırılan bu uyum süreci, çiftin birbirine olan duygusal bağını kuvvetlendiriyor. Bu nedenle, ayrılık süreci yani yas dönemi çok sancılı geçiyor. Ayrılık sürecinde kişi, duygusal yüklerini azaltma ihtiyacı duyuyor ve geçmişle bugünü sorgulama iznini kendine vermek yerine, acıyı hızla atlatabilmek için yeni bir ilişkiye başlamayı tercih ediyor. Bu psikolojinin altında çoğu zaman kişinin hala birini sevebileceğini ya da biri tarafından sevilebileceğini kendine kanıtlama ihtiyacı da yatıyor. Böylece, kişi kaybettiği özgüvenine tekrar kavuşacağını ve bir öncekini sıradanlaştıracağını düşünüyor. Oysaki biten ilişkiden arda kalan kalp kırıklıklarını hiç vakit kaybetmeden diğer bir değişle, yas süreci yaşanmadan telefi etmeye çalışmak, daha büyük bir psikolojik travmanın yaşanmasına neden olabiliyor. Böyle bir durumda, yeni başlanan birliktelikler de gözyaşları içinde son bulabiliyor. Sonuç olarak, yaşanması gereken bir yas süreci ve çekilmesi gereken bir acı varsa, beynin eninde sonunda bunu yaşaması gerekiyor. Bu nedenle, alkole sarılmak gibi yeni bir partnere sarılmak asla iyi bir özüm olmuyor.

SİZDEN GİTMESİNE İZİN VERİN…
Ayrılıktan sonra yapılması gereken en önemli şey, ilişkinin bittiğini ve partnerin gittiğini kabullenmek... Çünkü bittiğini kabullenmek ve biten ilişkinin yasını tutmak yeni ve sağlıklı başlangıçlara zemin hazırlıyor. Rebound ilişkilerle gideni akılda taşımaya devam etmenin bir anlamı yok, acıyı yok saymaya ya da atlatabilmek için yeni bir ilişki arayışına girmeye hiç gerek yok... Ayrılık ve ayrılıkla birlikte ortaya çıkan yas süreci çok acı veriyorsa, daha hafif ve zararsız bir şekilde atlatabilmek için bir terapistten psikolojik destek almak en akılcı çözüm gibi görünüyor.

AŞK ACISINI HAFİFLETMENİN YOLLARI...

Her insan hayatının bir döneminde ayrılık acısı çekiyor. Ayrılık acısını daha kolay atlatmak için; (1) giden sevgiliyi görmemek gerekiyor, ne kadar az görüşülürse o kadar kolay unutuluyor, gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor. (2) Ayrılık sonrası eski sevgiliye ait tüm eşyaları, onun aldığı veya onu hatırlatan her şeyi elden çıkartmak önem taşıyor. (3) Yas sürecinde sosyalleşmek ve dostlarla vakit geçirmek işe yarıyor. (4) Ayrılık sürecinde yeni hobiler elde etmek veya eski hobilere ağırlık vermek keyifli anlar yaşanmasını sağlayabiliyor. (5) Hüzünlü aşk şarkıları dinlemek yerine neşeli parçalar dinlemek, komedi ve macera filmlerini izlemek keyfe keyif katabiliyor. (6) Spor yapmak hem ruha hem de bedene iyi gelebiliyor. (7) Kısa bir seyahate çıkmak, tatil yapmak kafayı dağıtabiliyor. (8) Doğa ile baş başa olmak, bitkilerle ilgilenmek ruha şifa verebiliyor. Ama tüm bunların yerine unutmak veya aşk acısını hafifletmek için hemen yeni bir ilişkiye adım atmak, yapılan en büyük hataların başında geliyor, kişi hem kendine hem de karşındakine çok ama çok zarar verebiliyor.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

DEPRESYON UNUTKANLIĞA NEDEN OLUYOR

Unutkanlık, yediden yetmişe herkesi etkileyen gündelik sorunların başında geliyor. Çünkü her geçen gün artan aşırı cep telefonu kullanımı, sosyal medya hesapları, e-postalar, trafik keşmekeşi, iş yoğunluğu, aşırı stres, kalabalık ve kaotik şehir hayatı, dengesiz beslenme alışkanlıkları derken, unutkanlık pek çok kişi için, şiddeti giderek artan bir problem halini alıyor. Bu nedenle gündelik hayatta belli bir orandaki unutkanlığı herkes yaşayabiliyor. Evin anahtarını arabada bırakmak ya da yakın bir dostun doğum gününü unutmak gibi durumlar can sıkıcı ve sinir bozucu olabiliyor. Ancak basit unutkanlıklar üst üste ve çok sık olmaya başladığında unutkanlık can sıkıcı olduğu kadar da endişe verici bir hal alabiliyor ve hemen Alzheimer hastalığı ya da bunaklık benzeri hastalıklar akla gelmeye başlıyor. Oysa unutkanlığın depresyon gibi olağan ve kolayca çözüm bulunabilecek nedenleri olabiliyor.
DİPTEYİM SONDAYIM DEPRESYONDAYIM...
Mevsim geçişlerinde, hemen hemen herkesin Depresyondayım! demesine aşikârız. Hayattan zevk alamama, içe kapanma, uyuşukluk ve sürekli kendini üzgün hissetme, herhangi bir şey yapmak istememe ve bu isteksizliğinin nedenini belli başlı bir olaya ya da duruma bağlayamama depresyonun temel belirtileri arasında yer alıyor. Depresyon bireyin bedenini, düşüncelerini ve duygu geçişlerini an ve an etkileyebiliyor. Bununla birlikte, beynin ön tarafında ve görme merkezine yakın alın bölgesinde ortaya çıktığı bilinen depresyon, unutkanlığa da yol açan ruhsal bir sorun... Dolayısıyla, unutkanlık probleminin nedenleri standart gibi görünse de, B12 vitamini eksikliği, zekâ geriliği, diyet, beyin hastalıkları, metabolizmadaki yavaşlama, yorgunluk ve Alzheimer nedenlerinin dışında, depresyon da unutkanlığa neden olan önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.   
DEPRESYONUN SÜREKLİLİĞİ UNUTKANLIĞI ARTIRIYOR…
Bu aralar her şeyi unutur oldum!”, “Hafızam gücünü yitirdi!”, “Neyi nereye koyduğumu unutuyorum!”, “Son zamanlarda bir şeyleri eksik yapıyorum!” gibi cümleler sık kuruluyorsa, kişi depresyonda olabiliyor... Yapılan araştırmalar depresyon yaşayan bireylerin çoğu zaman bazı şeyleri unuttuğunu gösteriyor. Bu noktada önemli olan bir şey daha var ki, bu da depresyonun etkilerinin, diğer bir değişle hissedilen durgunluk, yorgunluk ve unutkanlık halinin sürekliliği... Yani depresyonun sürekliliği unutkanlığı artırıyor. Bu nedenle, depresyona bağlı psödodemans yani yalancı bunama'nın hangi seviyede olduğunun öğrenilmesi ve tedavi yollarının belirlenmesi için mutlaka hekim kökenli bir psikoterapiste başvurulması gerekiyor.
PSİKOTERAPİ GEREKİYOR...
Unutkanlığın ciddi bir soruna dönüşüp dönüşmediğini anlamak her zaman kolay olmayabiliyor. Unutkanlığın yanında (1) yükümlülüklerini yerine getirememe, (2) bazı becerilerin kaybolmaya başlaması, (3) olumsuz yönde mizaç ve huy değişiklikleri, (4) çok iyi bilinen ve hep gidilen bir adresin yolunu karıştırılmaya başlanması, (5) tanıdıkların isimlerini ya da yüzlerini çıkaramama, (5) cevap alınmasına karşın aynı soruyu tekrar tekrar sorma, (6) zaman, tarih, mekan veya insanlar hakkında kafa karışıklığı yaşama, (7) tanıdık yerlerde kaybolma veya (8) aynı hikayeyi tekrar tekrar anlatma gibi diğer belirtiler ciddi bir durum olduğundan şüphelenilmesine yol açabiliyor. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak pek çok nedeni olabilen unutkanlığın tedavisinde ise doğru teşhis büyük önem taşıyor. Bu nedenle, bireyde meydana gelen unutkanlığın ruhsal bir bozukluk olup olmadığının anlaşılabilmesi için unutkanlığın iyi bir şekilde gözlemlenmesi, unutkanlığın ne şekilde seyrettiğinin takip edilmesi ve kişinin bu süreçte psikoterapi alması önem taşıyor.
UNUTKANLIĞI YENMEK İÇİN...

Unutkanlık kader değil, üstesinden gelinebiliyor. Bunun için; (1) bol sebze ve meyve tüketilmesi, (2) bol su içilmesi, (3) güzel vakit geçirilmesi, (4) stresten uzaklaşılması, (5) fındık, ceviz, badem, çekirdekli kuru üzüm, yeşil sebzeler, böğürtlen, yaban mersini, üzüm suyu, elma, kepekli pirinç ve balık tüketimi ile folik asit takviyesini ihmal etmemek, (6) düzenli egzersiz yapmak, (7) sigara ve alkolden uzak durmak, (8) yeni hobiler edinmek, (9) bulmaca çözmek, (10) kitap okumak, (11) müzik dinlemek, (12) sosyal ilişkileri geliştirmek, (13) hatırlamak için ajanda kullanın ve not almak, (14) sosyal sorumluluk projelerinde görev almak, (15) sağlıklı beslenmek önem taşıyor.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

AZGIN TEKELERİN SAYISI HER GEÇEN GÜN ARTIYOR!

Son aylarda laf dinlemeyen, nasihat heyetlerini kabul etmeyen, hep bildiklerini okuyan, evlerini, barklarını terk eden ve genç sevgilileriyle gazete manşetlerini süsleyen orta yaş ve üstü erkekler kamuoyunun dikkatini çekiyor. Eskiden bu tür davranışlar azgınlık ya da kadın düşkünlüğü olarak nitelendiriliyordu ve “Kırkından sonra azanı teneşir paklar” deniliyordu. Bunun insan yaşamının belirli bir döneminde yaşanılan psikolojik bir süreç olduğu gerçeği bilinmiyordu. Bu nedenle yaşlı erkek-genç kadın veya yaşlı kadın-genç erkek türü ilişki çeşitleri hakkındaki bilinmeyen gerçekleri açıklamak istedim.
AZGIN TEKE SENDROMU NEDİR?
Orta yaş krizine giren, cinsel isteğinde yalancı artış yaşayan, evini, karısını, işini veya sosyal çevresini terk etmeye teşebbüs eden, kıskançlığı artan, çapkınlık yapan ve keyfine düşkün olan erkeklere halk arasında azgın teke, bu durumun yaşanmasına da Azgın Teke Sendromu deniyor. Yani orta yaş krizine bağlı çapkınlık yapanlar "azgın teke" olarak biliniyor. Ailelerde meydana gelen parçalanma, çocukların evlenmesi ya da evden ayrılmış olması, mesleki yaşamın gerilemesi ya da emeklilikle birdenbire kesilmesi erkek menopozu olan andrapoz ile aynı döneme denk geldiğinde, var olan sorunları ağırlaştırarak Azgın Teke Sendromuna yol açabiliyor. Birçok ünlünün kendinden yaşça küçük kadınlarla evlenmeleri Azgın Teke Sendromuna örnek gösterebiliyor.
GENÇLİK ELDEN GİDİYOR TRİBİNE GİRİYORLAR...
Her erkekte görülecek diye bir kural olmasa da, orta ve ileri yaştaki bazı erkekler, yaşamlarını sorgulamaya, genç bir partner aramaya ve kayıplarını fark etmeye başlayabiliyorlar. Bütün dertleri uğruna evlerini terk ettikleri genç kadınlarla aralarındaki yaş farkını ört bas etmeye çalışmak olan azgın tekeler gençleşmek için her türlü estetik ameliyatı yaptırabiliyor. Yaşla birlikte azalan, dengesizleşen veya durağanlaşan cinsel hayat, saç dökülmeleri, saçlarda beyazlamalar, kilo artışı, sarkma ve çatlaklar erkeği mutsuzluğa ve karamsarlığa sevk edebiliyor. Yaşlanmaya başlayan bedenlerini ruhsal dünyasında kabul edemeyen, cinsel bilgileri kulaktan dolma erkekler, medyanın verdiği gazla, direnç olarak cinselliklerini daha çok kullanmaya çaba gösterebiliyor.
MAGAZİN PROGRAMLARI KÖTÜ ÖRNEK OLUYOR...
Magazin programları orta yaş ve üstü erkeklere iyi gelmiyor. Ekrandaki zengin ünlülerin genç kadınlarla görüntüleri abartılı beklentiler doğurabiliyor. Magazin programlarında görülen aldatma, yasak aşk, cinsellik, zengin ve ünlü orta yaşlı erkeklerin eşlerini bırakıp daha genç olanlara yönelmeleri halkın kafasını karıştırabiliyor, abartılı beklentiler oluşturabiliyor. İlerleyen yaşla birlikte cinsel güç kaybına ilişkin geliştirilen yanlış davranışlar azgın teke sendromuna yol açabiliyor.
İRADE VE AHLAK ÇÖKEBİLİYOR...
Sertleşme sorunlarında kullanılan viagra, levitra gibi ilaçlar Azgın Teke Sendromu'na yol açabiliyor. Cinsel faaliyetlerinin azalmaya başladığı gerçeğinden rahatsız olan erkek; çevresine cinsel hayatında bir değişiklik veya herhangi bir azalma olmadığını, eskisi gibi devam ettiğini göstermek çabası içinde girebiliyor, cinsel duygu ve isteklerine esiri olabiliyor, iradesini ve ahlak ölçülerini ayaklar altına alabiliyor ve sadece cinsel haz peşinde koşabiliyor. Hatta ilerleyen yaşlarda kendisinden yaş olarak çok küçük bir kişiyle birlikte olarak hâlâ genç kaldığını ispat etmeyi deneyebiliyor.
YIKILMADIM AYAKTAYIM...
Evini, kırk yıllık karısını, işini veya sosyal çevresini terk ederek "Yıkılmadım ayaktayım" mesajı vermeye çalışan erkeklerin sorunlarına doğru tanı koymak ve doğru yönlendirmek toplumsal bir görev... Bu soruna doğru tanı koyamazsak ve doğru çözümler üretemezsek evini terk eden erkeklere; kendine güven duygusunu yitirmiş, bir paçavra gibi bir kenara atılmış hissini yaşayan umutsuz ve mutsuz kadınlar eklenecek... Çünkü sorun her ne kadar hormonsal gibi algılansa da psikolojik... Kişi yaşlandıkça yaşlananın ruhu değil bedeni olduğu ve ruhun gıdasını vermek kaydıyla her yaşın kendine göre güzellikleri olabileceği gerçeğini anlayamaz ise; huzursuzlaşıyor, kendini kötü hissediyor ve anlamsız bir var olma çabası içine girebiliyor. Basında daha çok erkekler yer alsa da, ister kadın ister erkek olsun, durum fark etmiyor ve var olan partnerin ve evin dışında mutluluk aranmaya başlanıyor. Kısaca hayata renk katamama ve duygusal ihmaller azgın teke sendromuna yol açabiliyor.
AZGIN TEKE’LERE ALTIN ÖNERİLER...

Azgın tekelerin büyük bir bölümü, ilk şiddetli krizden sonra kendine geliyor ve pişmanlık duyuyor. Bu nedenle imajlarını yenilemek ve incinen gururlarını tamir etmek için yaşadıkları aşk masallarının arka planında Azgın Teke Sendromu olan erkeklere şu tavsiyelerde bulunuyorum: "Yaşla gelen fiziksel değişimleri yadsımayın ve bu değişimlere şiddetli direnç göstermeyin. Çevrenize 'ben hâlâ gencim' mesajını vermek zorunluluğu, yaşlanmaya karşı yoğun bir kaygı ve korku duymayın. Doğa, yaşadığınız toplum ve yakın çevrenizle uyum içinde olun. Dinç ve sağlıklı bir bedene sahip olabilmek için düzenli egzersizler yapın. Saçlarınızı boyatın, imkânınız varsa saç ektirin, ancak genç kalmayı bir zorunluluk gibi algılamayın. Spor yapın, sigara ve alkol almayın. Bazı hobiler gibi çeşitli aktivitelere yönelin."

2 Temmuz 2014 Çarşamba

RAMAZAN AYINDA SAĞLIKLI VE MUTLU BİR CİNSELLİK MÜMKÜN

Ramazan ayının başlamasıyla, her yıl olduğu gibi ''Ramazan'da cinsellik nasıl yaşanmalı?'' konulu tartışmalar gündeme geliyor. Doğadaki bütün canlılara şefkat ve merhametin egemen olduğu Ramazan ayı boyunca kamuoyu pek çok konuyu tartışıyor ve gündemde tutuyor. Ama aşk, evlilik, yakın ilişkiler ve cinsellikle ilgili sorular yine gündemi meşgul edecek gibi görünüyor. Çünkü insanın maddi ve manevi gelişmesinin yanı sıra ruh ve beden sağlığının korumasında önemli bir yer tutan cinsellik; İslam dini tarafından, insan doğasının en temel ihtiyaçlarından biri olarak görülüyor. İnsanlar için cinsel arzu ve istekler; açlık, susuzluk gibi doğal olgular… Ancak buna rağmen, her yıl, Ramazan ayında aynı tartışmalar yaşanıyor: “Ramazan ayında cinsellik yaşanmalı mı?” “İftar sonrası hemen seks yapmak sakıncalı mı?” “Ramazan'da yaşanan cinsellik; ayıp ya da yasak olarak değerlendirilmeli midir?” gibi sorulara yanıt vermek istedim…
HURAFELER HAYATI ÇEKİLMEZ HALE GETİRİYOR!
Ramazan ayında cinselliğin yasaklanmaması ve iftar ve sahur arasında çiftlerin cinselliklerini yaşamaları gerekiyor. Halkın sağlıklı ve mutlu bir cinsel yaşama kavuşması için uzun zamandır çalışmalar yapan Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED), Ramazan ayı boyunca, gün geçtikçe toplumu olumsuz etkileyen ve cinsel hayatı çekilmez bir hale getiren cinsel mitler yani hurafeler (doğru bilinen yanlışlar) konusunu gündeme taşıyacak… Cinsel hurafeden kurtulmak çiftleri özgürleştiriyor, daha mutlu ve keyifli bir cinsel yaşama adım atmalarını sağlıyor. Bu nedenle CİSED insanımızın bilinçlenerek ve bilgilenerek ruhsal ve bedensel huzura ulaşmasını ve yakın ilişkilerinde manevi güzellikleri paylaşmasını çok önemsiyor.
ŞİMDİ ARINMA VE YENİLENME ZAMANI…
Sahip olduğumuz insanî değerlerin zamanla erozyona uğradı… Sınırsız hırslar ve talepler benliği kapladı... Bireysellik, bencillik, çıkarcılık, aldatma ve aldatılma gibi olumsuz değerler yakın ilişkilerde öne çıkıyor. Teknolojik tüm yeniliklere rağmen cinsel mitler toplumda mutsuz, umutsuz, olumlu düşünemeyen ve cinselliği paylaşamayan kişilerin sayısını artırıyor. Ayrıca cinsel sapkınlıklar, taciz, tecavüz, esnet gibi ülkemizi kasıp kavuran olumsuzluklar ve hak ihlalleri, cinsel ayrımcılık ve kadınları hedef alan şiddet insanımızın geleceğe olan umutlarını zayıflatıyor. Şüphesiz bu olumsuzluklar, aşınan ve kaybolan değerler karşısında yapılması gereken; koşulsuz sevgiyi ve bilimin ışığını topluma hâkim kılmak… Ramazan ayı kaybedilen bu değerleri yeniden kazanmak, insanın özünde var olan iyilik ve insani duyguları fiiliyata geçirmek için önemli bir fırsat… Çünkü Ramazan ayı baştan sona sosyal dayanışma ve kaynaşmanın yoğun olarak yaşandığı, bilgilenme, arınma ve yenilenme bilincinin tazelendiği değerli bir zaman dilimi… Bu nedenle maddi ve manevi sayısız güzellikleri çağrıştıran, ferdi hayatta huzurun, sosyal hayatta kaynaşma ve paylaşmanın yoğun olarak yaşandığı, iradelerin sevgi ve merhametle eğitildiği ve özgürleştiği Ramazan ayını, cinselliği yasaklamadan kalpleri arındırmak için bir fırsat olarak görmek gerekiyor.
CİNSELLİK BİR NİMET…
Oruç tutmak ruhu ve bedeni terbiye ediyor ve bu yönüyle daha derin bir anlayış ve yaşayış vaat ediyor. Oruç, kişinin sahip olduğu nimetlerden bir süre ayrı kalmasını gerektiriyor ve hep elinin altında hazır olarak bulduğu şeylerle arasına bir mesafe koyuyor. İftar vakti bu mesafe ortadan kalkıyor ve kişi orucunu tuttuğu her ne varsa, özlediği ve uzak düştüğü lezzetleri yeni bir heyecanla tadıyor ve yeniden keşfediyor. Bu nedenle iftar orucu tutulan cinselliği de güzelleştiriyor ve cinsel mutluluğun gelişimi için yeni bir fırsat sunuyor. Cinsellik ekmek gibi su gibi güzel bir nimet; kadın ve erkeğin birbirlerine ruhlarını ve bedenlerini armağan ettikleri eşsiz bir sofra… Bu sofradaki lezzetleri derinleştirmek, o sofraya oturmanın keyfini yine, yeni, yeniden yaşamak insanoğlunun hakkı…
CİNSELLİĞİN ORUCU VARSA İFTARI DA OLMALI!
Ramazan ayında meşru cinselliği bir tür ayıp, yasak veya kaçamak saymak, orucu tutulan cinselliğin iftarının da gereksiz olduğu gibi çok yanlış bir algıya neden olabiliyor. Ramazanda cinselliği yasaklamak, çiftleri birbirlerinden soğutabiliyor, zamanla ilişkilerini tekdüzeleştirebiliyor. Cinselliğin ruhsal ve duygusal boyutlarının ihmal edilmesine yol açabiliyor. Çok yanlış bir şekilde çiftlerin birbirlerini duygusal ve ruhanî gevşemeden ve rahatlamadan yoksun bırakmalarına neden olabiliyor. Oysa cinselliğin orucu varsa, iftarı olmalı… Ruhsal ve bedensel bir arınma yaşanması gereken Ramazan ayında cinselliği yasaklamak yerine; gönüller ve beyinler arındırılarak huzurlu ve dengeli bir ruh hali yaratılması önem taşıyor. Çünkü yeme içmenin orucu damak lezzetini geliştirebiliyorsa, özlenen ve hasretle beklenen cinselliğin orucu da cinsellikten alınan hazzı geliştirebiliyor, cinselliği ilk günkü heyecanına taşıyabiliyor ve monotonlaşan birleşmeler olağanüstü nitelikler kazanabiliyor.
RAMAZAN'DA CİNSELLİĞİ BIRAKMAMAK GEREKİYOR…
Ramazan ayında cinselliği ve cinsellikle ilgili düşünceleri bastırmaya çalışmak, kişinin daha fazla cinsellik düşünmesine neden olabiliyor. İçgüdüleri insana hâkimse, insan onların esiri olabiliyor, insanın ruhu içgüdülerine hâkimse, onları kontrol edebiliyor, uygun bir şekilde, uygun bir zamanda yaşanmasına müsaade edebiliyor. Orucun amacının insanı ruhen yüceltmek, ahlaken geliştirmek olduğu biliniyor. Oruçlu günlerin gecelerinde çift cinsel ilişkiye girebiliyor. Ama Ramazan ayı boyunca kendine cinselliği yasaklayan bir kişi, daha huzursuz olabiliyor. Ancak iftarda ağır yemekler yenildiyse bu kişiyi rahatsız edebileceği için iftardan hemen sonra değil, birkaç saat sonra ilişkiye girilmesi gerekiyor. Kişi iftarını yaptıktan sonra cinsel istekte artış görülebiliyor. Ancak tok karnına hemen cinsel ilişki yaşamak performansta düşüklüğe neden olabiliyor. Bu nedenle iftardan sonra biraz dinlenmek ve daha sonra cinsel ilişkiye girmek doğru bir yaklaşım gibi görünüyor.
RAMAZANDA ERKEN BOŞALMA VE CİNSEL İSTEKSİZLİK VAKALARINDA ARTIŞ OLUYOR… 

Ülkemizdeki erkeklerin %70'i hayatının bir döneminde erken boşalma yaşıyor. Ramazan aylarında erken boşalma ve cinsel isteksizlik probleminde bir artış gözlemleniyor. Bunun temelinde gün boyu açlık ve susuzluğun getirdiği strese bağlı nedenlerin yanı sıra Ramazan ayında cinselliğin çok yanlış bir şekilde bir suç ya da çok kötü bir eylemmiş gibi algılanması, aşırı yemek yiyerek tok karnına cinsel ilişkiye girme, hazımsızlık ve soğuk yiyeceklerin  cinsel enerjide dengesizliğe yol açması, iftar ve sahur arasında kalan  zamanın kısa oluşunun yarattığı baskı gibi faktörler rol alabiliyor. Oysa Ramazan ayı boyunca, iftar sonrası sağlıklı ve mutlu bir cinsellik yaşanabiliyor. Kişi beynini kapatarak duygularına odaklanabiliyor, endişe, korku ve kaygılarını bir tarafa bırakarak anın tadını çıkarabiliyor.

24 Haziran 2014 Salı

CİNSEL TERAPİ TURİZMİ

Türkiye’nin başta gurbetçiler olmak üzere sağlık turizminde epey yol aldığını söylemek mümkün... Sağlık turizmine lazerle göz ameliyatı, saç ektirme ve estetik operasyonlardan sonra cinsel terapiler de ekleniyor. Özellikle Avrupa’da yaşayan Türk göçmenlerin pek çok sağlık sorunu için Türkiye’ye gelmeyi beklediği biliniyor. Yaz aylarında, alkol ve madde bağımlılığından estetik operasyonlara, kataraktan lazerle prostat ameliyatına kadar sağlık alanında gurbetçilerden yoğun bir talep söz konusu...
SAĞLIKLI VE MUTLU BİR CİNSEL YAŞAM ÇOK ÖNEMLİ...
Seks, temel ihtiyaçlar listesinde yeme, içme, uyumak ve barınmayla birlikte insanın önemli ihtiyaçları arasında yer alıyor. Bu nedenle cinsel sorunların halı altına süpürülmemesi gerekiyor. Çünkü çözümlenmemiş cinsel sorunlar daha büyük bireysel ve ilişkisel sorunlara neden olabiliyor. Özellikle sağlıklı bireyler olunabilmesi için sağlıklı ve mutlu bir cinsel yaşam hayati bir değer taşıyor. Türkiye’ye hızla artan sayıda insan, psikolojik sorunlar, evlilik ve çift problemleri, cinsel problemler için terapi almaya geliyor. Kolaylıkla tedavi edilebilecek sorunlarla çiftlerin hayatı kendilerine ve sevdiklerine zindan etmemeleri gerekiyor. Bu nedenle cinsel terapi turizminin patladığı yaz aylarında, gurbetçilere özel terapi programlarının uygulanması önem taşıyor.
GURBETÇİLERE ÖZEL HIZLANDIRILMIŞ CİNSEL TERAPİ...
Mutlu olmaya herkesin hakkı var! Yaz aylarında cinsel terapi turizminde yaşanan patlama nedeniyle bazı klinikler çok özel ve kısa cinsel terapi programları hazırlıyor. Cinsel işlev bozukluklarından dolayı bozulan ruhsal dengeyi sağlamak, cinsel eğitim vermek, düşünce ve duygu alışverişi kurmak, çiftlerin veya bireylerin kendilerini tanımalarını sağlamak, cinsel çatışmaları çözümlemek, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri azaltmak, çiftler arasındaki ilişkileri iyileştirip olgunlaştırmak için kullanılan tüm teknik ve yöntemlere cinsel terapi adı veriliyor. Yurtdışında yaşayan gurbetçi yurttaşlarımız yaz döneminde, gurbetçilere özel hazırlanmış ve hızlandırılmış cinsel terapi uygulayan merkezlerden faydalanarak, hayatlarında yeni bir dönem başlatabiliyorlar ve geleceğe umutla bakabiliyorlar.
UTANMA DUYGUSU MUTSUZLUĞA MAHKÛM EDİYOR...
Utanma, cinsel bir anlam taşıyan şeylere karşı duyulan endişe ve korku duygusu olarak biliniyor. Fakat utanma duygusu çoğunlukla cinsel bir anlam taşımayan gizlilik, ihtiyatlılık ve edeplilik duygularını da içeriyor. Cinsel sorunlara yol açan utanma duygusu içinde bulunduğu toplumun değer ölçülerine göre şekilleniyor. Bu nedenle utanma duygularıyla çiftlerin kendilerini mutsuzluğa mahkûm etmemeleri gerekiyor. Tam sayısı bilinememekle birlikte yaz aylarında sayısı binlerle ifade edilen gurbetçi, Türkiye’nin çeşitli şehirlerindeki kliniklerden cinsel terapi hizmeti alıyor. Hatta yaz aylarında Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED)’nin ücretsiz cinsel danışmanlık hatlarına yurtdışından daha fazla ilgi oluyor.
CİNSEL SORUNLAR ANADİLDE DAHA RAHAT ANLATILIYOR...
“Neden cinsel sorunlarını çözmek için gurbetçiler illa Türkiye’ye gelmeyi bekliyor?” sorusunun yanıtı çok önemli... Çünkü yurtdışında yaşadıkları ülkelere karşı duydukları ‘zayıf aidiyet’ duygusuyla, gurbetçiler cinsel sorunlarını anadillerinde daha rahat anlatabiliyor ve açıklayabiliyor. En iyi terapi kişinin duygularını en iyi anlatabildiği, ağladığı, ana dilinde yapılabiliyor. Ruh sağlığı hizmetlerinin diğer sağlık hizmetlerinden farklı... Dil kültür, gelenek ve görenekler, aile yapısı, Türkiye’nin neresinden gelindiği, dini inançlar gibi birçok unsur terapi süreçlerini etkileyebiliyor, işin içine girebiliyor ve çok karmaşık bir süreç yaşanabiliyor. Bu nedenle terapist ile danışanın aynı dili konuşması ve aynı kültürden gelmesi önem taşıyor.
GURBETÇİLERDE EN ÇOK VAJİNİSMUS VE SERTLEŞME PROBLEMİ YAŞANIYOR...

Gurbetçi gençler birbirlerini yeterince tanımadan kısa süre içinde yaptıkları evliliklerde bazen hemen, bezen de zamanla ortaya çıkan cinsel sorunlar yaşayabiliyor. Birçoğu çok kolay tedavi edilebilen cinsel sorunların başında vajinismus, erken boşalma, sertleşme sorunu, cinsel isteksizlik ve ağrılı cinsel ilişki geliyor. Oysa cinsel tedavi konusunda eğitim almış cinsel terapistlerce yapılacak uygun bir cinsel terapiyle cinsel sorunların üstesinden kolayca gelinebiliyor.

3 Haziran 2014 Salı

HORMONLAR SEKS VE GÜNEŞ

Cinselliğin mevsimi olmamasına rağmen yaz aylarının gelmesiyle birlikte cinsel istekte artış gözlemleniyor, insanlar havalar ısındıkça daha çok seks yapmaya başlıyor. Yapılan araştırmalar, cinsel yaşamın mevsiminin bahar ve yaz ayları olduğunu gösteriyor. Çünkü insanlar sekse çağrıyı genellikle koku ve görüntüyle yapıyor. Yazın erotik, görsel uyarılar ön plana çıkıyor ve insanlar daha rahat giyiniyorlar, dolayısıyla cinsel istekte artış olabiliyor.
HORMONLARIN PSİKOLOJİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ...
Güneş ışığı cinsellik için çok önemli... Güneş ışıkları kesildiği zaman mutluluk ve seks hormonları olan serotonin, depamin, oksitosin ve testesteron seviyeleri düşüyor, insanlar daha mutsuz ve isteksiz oluyor. Doğanın baharda yeniden canlanması gibi, insanların cinsel hayatı da mutluluk ve seks hormonlarının arttığı baharda ve yazın canlanıyor ve daha çok endorfin salınmasına yol açıyor. Dopamin beyin orta bölgesinde bulunan duyguları, hareketleri, zevk, acı algılarını etkileyen önemli bir beyin kimyasalı... Düzgün salgılandığı zaman kişinin çakır keyif olmasını, güzel bir hoşluk ve mutluluk hissetmesini, motive olmasını sağlıyor. Seratonin hormonu kişinin enerjik olmasını sağlıyor, sakinlik ve güven hissi veriyor, iştah ve uykunun düzenlenmesine yardımcı oluyor. Özellikle de çikolatada bol bulunan triftofan isimli aminoasit beyinde serotonine dönüşerek mutluluk hissi veriyor.
SEKS VE ORGAZM GİBİ DURUMLARDA ENDORFİN SALINIMI ARTIŞ GÖSTERİYOR...
Vücudunun kendisini koruma mekanizmalarından biri olan endorfin, insan vücudunda ağrıyan dokularda ağrının azalması için beyin dokuları tarafından üretilen hormonlara verilen isim... Endorfinlerin işlevi, ağrının şiddetini azaltmak ve vücuda daha az rahatsızlık vermesini sağlamak için sinirleri uyuşturmak... Endorfinlerin ağrı kesici etkisi morfinden yaklaşık 30 kat daha fazla... Endorfinler mutluluk hormonu olarak da anılıyor. Heyecan, ağrı, egzersiz, baharatlı yiyecek tüketimi, seks ve orgazm gibi durumlarda salınımı artış gösteriyor. Endorfin salgısı hem vücuttaki ağrı kesici sistemdir, hem de vücudun kendi kendini ödüllendirme sistemi... Yabancı biriyle konuşurken, çok güzel bir yemek yediğinde, büyüleyici bir şey gördüğünde her insan farklı ölçülerde endorfin salgılıyor.
SEKS YAPMADAN ÖNCE DONDURMA YEMEYİN...
Yaz sıcaklarında aşırı yemek yiyerek, tok karnına veya soğuk içecekler içtikten ya da dondurma yedikten sonra cinsel ilişkiye girmek sağlıklı değil... Hazımsızlık ve soğuk yiyecekler cinsel enerjide dengesizliğe yol açabiliyor. Aşırı tok karın performans düşüklüğünden, sertleşme sorunlarına, cinsel isteksizlikten cinsel başarısızlığa kadar birçok cinsel soruna neden olabiliyor.
KALP HASTALARI DİKKAT!
Özellikle cinsel ilişki, sıcak havalarda kalbi yorarak kalp krizi riskini artırıyor. Kalp hastalarının yaz aylarında sıcağın en üst seviyede olduğu gündüz öğle saatlerinde cinsel ilişkiye girmemesi gerekiyor. Çünkü sıcak hava ve aşırı güneş, kalp hastalarında efor ve kalbinin gücünde azalma gibi olumsuz etkilere yol açabiliyor, bu da kişiyi zor durumda bırakabiliyor.
SABAH SEKSİ MUTLU BİR GÜNÜN ANAHTARI...

Sabah dinlenmiş vücut ve zihinle sekse odaklanmak diğer zamanlara göre daha kolay, aynı zamanda günü mutlu geçirmenizde çok önemli... Aynı zamanda erkeklerde testosteron hormonunun en çok salgılandığı saatler sabah saatleri... Buna ek olarak, sabah saatlerinde yaşanılan seksle güne başlamak çifte mutluluk hormonları salgılatacağı için onları gün boyu mutlu kılabiliyor. Ayrıca sabah seksi çifte istenildikleri ve arzulanıldıkları hissini yaşatarak güne başlattığı için bu duygu durumu, gün boyu devam edebiliyor ve çiftin birbirine olan ilgi ve isteğinin sürekli olmasını sağlıyor. Sabah seksi, akşam seksine odaklanmış çifte, günün çeşitli saatlerinde seks olabileceğini ve zevk alabileceğini öğreten bir süreç... Monotonlaşan cinsel yaşama da renk katıyor. Ayrıca bu durum metabolizmanın hızlı çalışmasına yardımcı olacağı için bir çeşit sabah egzersizi olarak da düşünebiliyor.

AİDS HASTALIĞI

Vücudun bağışıklık sistemini çökerten AIDS çoğu zaman kanla ve cinsel yolla bulaşan, bulaşıcı bir hastalık... Dünyada her yıl yaklaşık 4 milyon insan AIDS nedeniyle hayatını kaybediyor. Elde edilen son verilere göre dünyada HIV virüsü taşıyanların sayısı 50 milyona yaklaşıyor. Dünya çapında sürdürülen yoğun bilinçlendirme kampanyalarına rağmen her gün AIDS‘e yakalananların sayısı hızla artıyor.
NASIL BULAŞIYOR?
AIDS hastalığına yakalanmanın tek yolu HIV olarak adlandırılan virüsün bulaşması... Bu virüsün bulaşması için de yaygın olan iki yol var, virüs taşıyıcısı ya da AIDS hastası biriyle vajinal, anal ya da oral yoldan cinsel ilişkide bulunmak ve virüs taşıyıcısı ya da AIDS hastası biriyle aynı enjektör iğnesini kullanmak... Yaygın olan bu yolların dışında virüs taşıyıcısı kadının hamile kalıp doğum sırasında veya emzirme sırasında sütüyle bebeğine bulaştırması, virüs taşıyan kanın sağlam bir kişiye verilmesiyle veya kandan üretilen bazı ürünlerin kullanılmasıyla da bulaşmalar görülebiliyor.
HIV VİRÜSÜ NEZLE GRİP GİBİ AKSIRIK YA DA ÖKSÜRÜKLE BULAŞMAZ...
HIV virüsü nezle grip gibi aksırık ya da öksürükle bulaşmıyor. İş yerinde, evde ya da toplu yerlerde bir arada bulunmakla bulaşmıyor. Yıkanmadan bile olsa aynı giysileri giymekle, telefon ahizesiyle, aynı tuvaleti kullanmakla, bardak, çatal, kaşıkla geçmiyor. Sivrisinek ısırması da risk değil... Aynı şekilde bit, pire gibi haşerelerle de bulaşmıyor. Sosyal öpüşmeler de tehlike değil...
 
AIDS SADECE EŞCİNSELLERİN HASTALIĞI DEĞİL...
Birçok insan AIDS’ne neden olan HIV virüsünün hayat kadınlarında, uyuşturucu kullananlarda, eşcinsellerde bulunduğunu ve kendisine bulaşmayacağını sanıyor. Çaresi ve kesin tedavisi olmayan AIDS’nin sadece eşcinsel bireylerin hastalığı olduğunu düşünüyor. Oysa AIDS belirli bir sosyal grubun hastalığı değil... HIV virüsü cins, ırk, renk, din, yaş farkı gözetmeden herkese bulaşabiliyor. Birçok kişi korunmasız cinsel ilişkiden üç ay sonra Anti HIV Testi yaptırmak zorunda olmasına rağmen, AIDS’in sadece eşcinsellerin hastalığı olduğunu düşündüğü için test yaptırmak istemiyor, bu durum HIV virüsünün bulaşmasını yaygınlaştırıyor. Bunun sebebi eğitimsizlik...
EĞİTİM ŞART...

Cinsel ilişki en önemli bulaşma yolu olduğu için, cinsel ilişkide mutlaka koruyucu kılıf (kondom, prezervatif, kaput) kullanılması gerekiyor. Korunmak için tek eşli yaşam sürmek, aldatmamak, evlilik dışı ilişkilerde mutlaka prezervatif kullanmak, kontrolsüz kan nakline ve kan bulaşmış aletlerin kullanılmasına izin vermemek, kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga, iğne ve cerrahi aletler, diş hekimliği aletleri, dövme aletleri, akupunktur iğneleri, jilet ve makası kesinlikle kullanılmamak gerekiyor. Ancak AIDS’i önleyen en önemli şey cinsel konularda bilgili olmak... AIDS ile mücadelenin temelini koruyucu önlemler oluşturuyor. AIDS‘e karşı toplumun korunması ve enfekte kişilere sosyal destek sağlanması yönünde halkın bilinçlendirilmesi gerekiyor.

27 Mayıs 2014 Salı

BİNALARIMIZ SEKS YAPILMASINA UYGUN DEĞİL

Yaz geldi, inşaat ve tadilat sezonu açıldı... Yeni binalar deprem yönetmeliğine uygun planlanıyor, eski binaların fiziki görünümlerini iyileştirecek dönüşümler yapılıyor, bina cephelerinin birbirine uyumlu renklere boyanmasından, klima yerlerinin düzenlenmesine kadar pek çok yeniliği içerecek projeler hayata geçiyor, binaların hem görüntüsü güzelleşiyor hem de evlerin değeri artıyor ama binalar seks yönetmeliğine uygun yapılmıyor, hala cinsel mahremiyete uygun değiller... Çiftler özgürce, çığlık atarak sevişemiyor. Çünkü binaların iç ve dış yapısında kullanılan malzemelerin gösterişli olduğu kadar kullanışlı olması önemli ama daha çok önemli olan ev ergonomisi, duvarlara ve kapılara ses yalıtımı, ebeveyn banyosu gibi özel yaşam alanlarının mahremiyete uygun yapılması konuları göz ardı ediliyor. Bu nedenle keyifli ve mutlu bir cinsel yaşam, toplumsal huzur, güzel partner ilişkileri ve sağlıklı çocuk gelişimi için, iskân kanunlarında ses yalıtımı ve ebeveyn banyosu yapımının zorunlu kılınmasını tavsiye ediyorum.
CİNSEL MUTLULUK İÇİN EV ERGONOMİSİ ÇOK ÖNEMLİ…
Oturma odası gibi kullanılan salonlara açılan yatak odası kapıları günümüz inşaat sektöründe her ne kadar maziye karışsa da, hala yapılan konutların pek çoğu çiftlerin sağlıklı, doyumlu ve doyurucu bir cinsellik yaşaması için uygun değil. Ülkemizde “hayalinizdeki ev” diye dillendirilen konutların neredeyse çok azında çiftler arzuladıkları cinselliği yaşayabiliyor. Bu nedenle fiziksel çevrenin insanlarla uyumlu olması gerekiyor. Çiftin fiziksel sağlığını etkilediği kadar, ruh sağlığını, dolayısıyla mutluluğunu ve partner ilişkilerini de etkileyen önemli bir faktör olan ev ergonomisinin mutlaka cinsel yaşama uygun düzenlenmesi gerekiyor. Çünkü cinsellik özgürce yaşandığında zevk verebiliyor, birbirine dokunan ve arzuları doğrultusunda cinsel beklentilerini sakınarak değil, aksine zevk alarak gerçekleştirebilen çiftlerin ilişkisi diğerlerine nazaran daha uzun ömürlü olabiliyor.
SES YALITIMI VE EBEVEYN BANYOSUNUN YENİ BİNALARDA ZORUNLU KILINMASI GEREKİYOR...
Sağlıklı, mutlu ve uzun ömürlü bir cinsel yaşam için çiftin özgürlüğünü ve özelini betimleyen mahremiyet oldukça önemli bir ihtiyaç... Mahremiyet olmadan sağlıklı bir birey, ebeveyn ya da karı-koca olunamıyor. İnsanlar farklı psikolojik ihtiyaçlarından dolayı seks yapabiliyor. Karşı cins tarafından beğenilmek, arzulanmak, tercih edilmek kişinin içinde var olan güvensizlik ve değersizlik duyularının tatmin edilmesine yardımcı olabiliyor. Bununla birlikte, bireyin arzu, istek ve beklentilerinin gerçekleşebilmesi çiftin daha mutlu, sorumlu, başarılı, sıcak, samimi ve iyi birer ebeveyn olabilmesini sağlıyor. Bu nedenle T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Türkiye Müteahhitler Birliği’nin mahrem bir cinsel yaşam için binalarımıza yeni standartlar getirmesi önem taşıyor. Özellikle yatak odalarının duvarlarında ve kapılarında ses yalıtımının olması ve ebeveyn banyolarına yer verilmesi üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu... Çiftlerin cinselliği gerektiği gibi yaşayamaması cinsel işlev bozukluklarına neden olabileceği gibi, partnerlerin birbirinden uzaklaşmasına, cinsel ilişkiye girmekten kaçınmalarına hatta boşanmalara bile neden olabiliyor. CİSED olarak keyifli ve mutlu bir cinsel yaşam, toplumsal huzur, güzel partner ilişkileri ve sağlıklı çocuk gelişimi için iskân kanunlarında ses yalıtımı ve ebeveyn banyosu yapımının zorunlu kılınmasını tavsiye ediyoruz.
ÇOCUKLAR DUYDUKLARI SESLERİ YANLIŞ ALGILAYABİLİYOR...

Ebeveynlerin cinsel aktivitede bulunurken çıkardıkları normal ama çocuklar üzerinde olumsuz etkilere yaratabilecek olan sesleri, çocukların erken yaşta cinsellikle tanışmalarına mehil vereceği gibi, cinselliğe olan ilgi ve meraklarının artmasına da ortam hazırlayabiliyor. Gereğinden önce öğrenilen cinselliğin keşfedilmeye çalışılması, çocuğun cinsel içerikli davranışlar sergilemesine ve arkadaş ortamlarında cinsel keşiflerde bulunmasına neden olabiliyor. Bu tür davranışlar, ebeveynler tarafından anlık verilen bilinçsiz tepkilerle birleştiğinde, küçük yaştaki çocukların cinselliği ayıp ve yasak olarak algılaması, kötü ve yapılmaması gereken bir aktivite olarak öğrenmesi gibi istenmeyen tablolarla karşılaşılabiliyor ve bu tablo gelecekte cinsel işlev bozukluklarına zemin hazırlayabiliyor. Bununla birlikte, ebeveynler tarafından çıkarılan cinsel içerikli sesler küçük çocuklar tarafından yanlış anlamlandırılabiliyor, babalarının annelerine kötü bir şey yaptığını düşünebiliyorlar ve babalarına karşı öfke duyabiliyorlar. Son olarak mahremiyet duygusunun küçük yaştaki çocuklara aşılanamaması, sağlıklı cinsel kimlik gelişimini olumsuz etkileyebileceği gibi çocukların istismara uğramasına da neden olabiliyor.

23 Mayıs 2014 Cuma

KADINLARDA ERKEN BOŞALMA

Her iki tarafı da mutlu eden ve her açıdan tatmin eden bir cinsel ilişki, sağlıklı bir birlikteliğin önemli unsurlarının başında geliyor. Mutlu bir cinsel yaşam, çiftleri daha çok birbirine bağlıyor, yakınlaştırıyor ve bütünleştiriyor. Oysa Türkiye’de pek çok çift cinsel yaşamlarından yeteri kadar memnun olamadıklarını ve pek çok sorun yaşadıklarını dile getiriyor. Çiftlerin en çok karşılaştıkları cinsel sorunların başında kadınlarda görülen erken boşalma, geç boşalma veya orgazm olamama gibi "boşalma ve orgazm bozuklukları" geliyor. Kadınlar geç boşalma veya orgazm olamamadan daha çok şikayetçi olurken, erken boşalmadan çok şikayetçi görünmüyor. Oysa geleneksel olarak erkeklerin sorunu olduğu bilinen erken boşalma sadece erkeklerin sorunu değil, bu konuda kadınlar da azımsanmayacak bir şekilde mağdur olabiliyor.
BOŞALMA NEDİR?
Sevişme öncesi eşi çıplak olarak görme, tatma, dokunma, işitme yani eşin sesini duyma, koku gibi cinsel uyarı veya düşünceler ile başlayıp beyin ve vücudun ortak hareket etmesi sonucu yaşanan yoğun zevk anına “boşalma” deniyor. Orgazm olmakla boşalmak aynı şey değil... Orgazm cinsel heyecanın aşırı yoğunlaştığı bir anda kişinin geçici olarak dış gerçeklikten koptuğu ve nesnelerin kaybolduğu kısa süreli bir bilinç sislenmesi olarak yaşanıyor. Bu nedenle genelde orgazm diye bahsedilen durumlar boşalma olarak algılanıyor. Vücutla beyinin bir arada hareket etmesi ile ilişkili, normal bir vücut fonksiyonu olan boşalma bedensel bir rahatlamayken orgazm ise bu bedensel rahatlamaya ruhun eşlik ettiği çok yüksek haz veren bir durum olarak biliniyor. İnsan beyni cinsel uyarıları duyu organları vasıtası ile alıyor (görme, işitme, koklama, duyma, vb.), bunları işliyor ve daha önceki deneyimler çerçevesinde tüm bedenin kasılarak cevap vermesini sağlıyor. Ancak günümüze kadar gelen ve hala devam eden çalışmalar, boşalma olgusunun hala tarif edilmesi zor bir süreç olduğunu gösteriyor. Yine de boşalma, çeşitli uyaranlar ile beynin uyarılması ve bu uyarılmanın etkisiyle, yoğun kasılmalar ve ardından bedensel ve ruhsal olarak algılanan, rahatlama ve zevk duygusunun ortaya çıkması olarak tanımlanabiliyor.

TANI KRİTERLERİ NELER?
Kadınlar için "dert" değil "avantaj" olarak bilinen erken boşalma, zevk alma kalitesini ve orgazm olmayı olumsuz etkilemesine rağmen, çoğu zaman bir problem olarak algılanmıyor. Her cinsel etkinlikte ya da neredeyse her cinsel yakınlaşmada aşağıdaki belirtilerin varlığında kadınlarda erken boşalma tanısı konulabiliyor: (1) Eşli cinsel etkinlik sırasında, sürekli ya da yineleyici olarak, boşalmanın çoğu zaman penis vajinaya girdikten yaklaşık bir dakika içinde, kadının isteğinden önce, belirgin bir şekilde erken ve hızlı olması, nadiren önsevişme döneminde yaşanması. (Not: Kadında erken boşalma tanısı, penis-vajina birlikteliğini kapsamayan mastürbasyon gibi cinsel etkinliklerde bulunan kişilere de konabilirse de, bu tür etkinlikler için özgül süre ölçütü belirlenmemiştir.) (2) Boşalma kasılmalarının, bedensel ve ruhsal duyumlarının çok düşük yoğunlukta olması. (3) Belirgin orgazm seyrekliği ya da yokluğu. (4) Erken boşalmanın en az, yaklaşık altı aydır sürmesi ve her cinsel etkinlikte ya da neredeyse her cinsel etkinlikte (yaklaşık % 75-100'ünde) olması. (5) Erken boşalmanın kadında ruhsal açıdan belirgin bir sıkıntıya neden olması. (6) Erken boşalmanın partner ilişkisinde çatışmaya ve uzaklaşmaya neden olması. (7) Kadında erken boşalmanın cinsel kökenli olmayan bir ruhsal bozukluktan ya da eşin kaba güç kullanması gibi ağır bir ilişki bozukluğundan ya da gerginlik yaratıcı önemli başka etkenlerden kaynaklanmaması ve bir maddeye veya ilaca ya da başka bir sağlık durumuna bağlı meydana gelmemesi.

TİPLERİ NELER?
Erken boşalma kadında cinsel açıdan etkin olduğundan beri varsa (1) yaşam boyu (primer), oldukça olağan bir cinsel işlevsellik evresinden sonra başlamışsa (2) edinsel (sekonder), belirli tür uyarımlar, durumlar ya da eşlerle sınırlı değilse (3) yaygın (total), yalnızca belirli tür uyarımlar, durumlar ya da eşlerle ortaya çıkıyorsa (4) durumsal olarak tanımlanıyor. Erken boşalmanın belirtileri az sıkıntı doğuruyorsa ve penis vajinaya girdikten sonra 30 saniye-bir dakika içinde boşalma oluyorsa (5) ağır olmayan, orta düzeyde bir sıkıntı doğuruyorsa ve penis vajinaya girdikten sonra 15-30 saniye içinde boşalma oluyorsa (6) orta derecede, çok sıkıntı doğuruyorsa ve cinsel etkinlikten önce, cinsel etkinliğin başında ya da vajinaya girdikten sonra 15 saniye içinde boşalma oluyorsa (7) ağır derecede erken boşalmadan bahsedilebiliyor.

NEDEN OLUYOR?
Kadınlarda erken boşalmaya, cinselliğe abartılı önem verilmesi, uygusuz ortamlarda ayıp, yasak ve günah duygularıyla seks yapılması, yakalanma ve duyulma korkusu, cinsellikle ilgili aileden öğrenilen olumsuz düşünceler ve katı ahlaki öğretiler, cinsel bilgisizlik ve tecrübesizlik neden oluyor.

NE ORANDA GÖRÜLÜYOR?
Cinsel uyarıların devam ettirildiği sürece kadınların birden fazla boşalma yaşayabileceği ve cinsel aktivitenin başarılı bir şekilde sonuçlanabilmesi için kadının erkek partnerden daha önce boşalması gerektiği düşünceleri ışığında, çoğu zaman kadınlarda erken boşalma bir problem olarak görülmüyor. Ülkemizde geç boşalma veya boşalamama sorunuyla karşı karşıya kalan kadınların oranı %60’ın üstündeyken, erken boşalma problemi yaklaşık olarak %20 oranında görülüyor.
 
CİNSEL İLİŞKİNİN EVRELERİ...
Dünyanın en ünlü cinsel tedavi uzmanlarının başında gelen Masters ve Johnson, insanda cinsel uyaranlara gösterilen fizyolojik tepkileri dört ayrı evreye ayırmıştı, bunlar; (1) uyarılma evresi, (2) plato evresi, (3) boşalma ve orgazm evresi ve (4) çözülme evresi olarak biliniyor. Kadının cinsellik arzusuyla başlayan uyarılma evresi, cinsel gerginliğin ve erotik duyguların yoğunlaştığı plato evresi ile devam ediyor. Plato evresi, cinsel ilişkinin en aktif dönemlerinden biri olarak biliniyor. Bu evrenin devamında cinsellikten alınan zevk duyumları dışa vuruluyor ve boşalma evresine ulaşılıyor. Diğer bir değişle, daha önceki iki evrede artan gerginlik, boşalma evresinde hem genital organlarda hem de tün vücutta hissedilebilen kasılmalarla yerini rahatlamaya bırakıyor. Çözülme evresinde ise artık tüm gerginlik kayboluyor ve boşalma esnasında salgılanan hormonların etkisiyle kadın kendini gevşemiş, rahatlamış ve tatmin olmuş hissediyor.

KADINLARDA ERKEN BOŞALMA DÖNGÜSÜ...
Plato evresinin hiç olmaması veya gereğinden çok kısa olması (bir dakika ve altı) ve genital organlara giden kan miktarının hızlı artış göstermesi erken boşalmaya neden oluyor. Yani uyarılma evresinde oluşan ruhsal ve bedensel hisler beyni sürekli ve yoğun bir şekilde fazlasıyla uyarıyor ve kadın bu uyaranlara eş zamanlı yanıt veremiyor. Bunun sonucunda ise kadın boşalmayı yönetme kontrolünü kaybediyor ve bedenini cinsel eylem ritmine uygun bir şekilde gevşeterek ya da kasmayarak boşalma zamanını ayarlayamıyor.

KADINLAR BİRDEN FAZLA BOŞALABİLİYOR...
Kadınlar erkeklerden farklı olarak arka arkaya pek çok kez boşalabiliyor yani kadınlar "multiorgasmik" olabiliyor. Bir cinsel ilişkide erkek boşaldıktan sonra ortalama 30 dakika kadar dinlenme gereksinimi duyabiliyorken, kadın buna ihtiyaç duymuyor ve aynı ilişkide birden çok boşalmayı tecrübe edebiliyor. Uyarılma evresinde, vajinanın girişinde bulunan salgı bezlerinin vajina girişinde ıslanmaya neden olması cinsel eylemi kolaylaştırıyor ve kadının zevk almasına yardımcı oluyor. Boşalma sonunda klitoris ve uyarılara açık diğer bölgeler bir hayli hassaslaşıyor ve vajinal salgılar çözülme evresiyle birlikte azalıyor. Kadının cinsel aktiviteye acısız ve ıslak bir şekilde devam edebilmesi ve art arda boşalma yaşayabilmesi için cinsel uyarıların yeniden ve hafif bir şekilde devam etmesi gerekiyor. Bu sistemin aksine, kadın erken boşaldığı cinsel ilişkiden zihinsel olarak koptuğunda, konsantrasyonunu yitirdiğinde, cinsel evreler arasındaki geçiş normalden daha hızlı bir şekilde gerçekleştiğinde, vajinada meydana gelen ıslanmanın azalıyor ve klitoris hassasiyeti cinsel eylemi zorlaştırabiliyor, kadının acı çekmesine ve cinsel isteksizliğe neden olabiliyor.

NELER OLUYOR?
Henüz bir cinsel ilişki yaşanmadan, ön sevişme aşamasında yaşanan erken bir boşalmada, kadınlar çoğu zaman cinsel ilişkiye devam etmek istemiyorlar, partnerlerinin ilişkiye devam etmesinden rahatsız olabiliyorlar ve sıkılabiliyorlar. Ayrıca cinsel ilişki sonrası kendilerini huzursuz, yeterince rahatlayamamış ve gergin hissedebiliyorlar. Çünkü pelvik organlarda toplanan kan rahatsızlık yaratabiliyor, kadınlarda bel ve sırt ağrıları görülebiliyor. Çift problemi olarak görülen kadınlarda erken boşalma problemi ayrıca, önemli psikolojik problemleri de beraberinde getirebiliyor. Boşalma kontrolünün kaybedilmesi nedeniyle meydana gelen erken boşalma probleminde, her ne kadar boşalma zevk alınarak sonuçlanan bir eylem olarak algılansa da, ön sevişme sırasında boşalma yaşanması ya da cinsel aktivitenin çok hızlı bir şekilde bitmesi, kişinin psikolojik çöküntü yaşamasına, kendini yetersiz hissetmesine neden olabiliyor ve cinsel aktiviteye devam etmesini engelleyebiliyor. Dolayısıyla kadınlarda erken boşalma probleminin çözülebilmesi için mutlaka bir cinsel terapistten cinsel terapi yardımı alınması gerekiyor. Çünkü erken boşalmayı takıntı haline getiren kadınlarda zamanla öfke, hırçınlık, mutsuzluk, çökkünlük, cinsel soğukluk görülebiliyor, zamanla partner ilişkilerinde çatışma yaşanabiliyor, aldatma ve erkek partnerde erken boşalma veya cinsellikten soğuma gibi cinsel sorunların ortaya çıkabiliyor. 

KADINLARDA ERKEN BOŞALMAYLA BAŞ ETME YOLLARI…
Kadınlarda erken boşalma, hem cinsel uyum hem de bireysel zevkler açısından önemli bir problem... Bu nedenle, kadınlarda meydana gelen erken boşalma sorununun tedavi edilebilmesi için ilk olarak, erken boşalmanın tedavi edilmesi gereken bir problem olduğunun idrak edilmesi gerekiyor ve uzman bir cinsel terapistten doğru cinsel bilgilendirme alınması önem taşıyor. Çünkü tüm cinsel işlev bozukluklarında olduğu gibi erken boşalmada da cinsel bilgi eksikliğine rastlanıyor. Dolayısıyla, olması gerektiği gibi bir cinsel hayata sahip olunabilmesi için; çiftin bedenlerini ve birbirlerini iyi tanımaları, cinsel birleşme esnasında iyi bir uyum göstermeleri, haz alacakları hassas bölgeleri keşfetmeleri, cinsel pozisyonları tanımaları, partneriyle yaşayacakları fiziksel ve duygusal temasları kendi lehlerine nasıl çevirebileceklerini öğrenmeleri, cinsel geçiş evrelerini ve cinsel ritmi kontrol altında tutabilmeyi ve cinselliğe nasıl dahil olmaları gerektiklerini algılayabilmeleri gerekiyor.
ERKEN BOŞALMAYI PSAS İLE KARIŞTIRMAMAK GEREKİYOR...

Dünyada ilk kez 2001'de Hollanda’lı bir Doktor Marcel Waldinger tarafından tanımlanmış olan PSAS sendromu kesinlikle bir boşalma ve orgazm hali değil... Ortamda cinsel bir uyarılma, cinsel bir yönelim veya seks yapma isteği yokken, kendiliğinden ve istenmeyen bir uyarılma sonucu başta vajina olmak üzere genital bölgelerde yaşanan, karıncalanma, hızlı hızlı atma veya yoğun heyecanlanma şeklinde tarif edilebilen boşalma hissine PSAS (Persistent Sexual Arousal Syndrome) yani Sürekli Cinsel Uyarılma Sendromu adı veriliyor. Bilinenin aksine büyük bir ıstırap çeken PSAS mağdurları, herkesin imrendiği veya hayal ettiği bir boşalma veya orgazm yaşayamıyorlar. Gerçekleşmemiş boşalmanın veya orgazmın hissedilmesi gibi bir duygu veren bu hastalıkta klitoris veya vajinada hissedilen yalancı boşalma hali oluyor. Yanlışlıkla bu kadınlara nemfoman (doyumsuzluğa varan aşırı seks düşkünlüğü) tanısı konulabiliyor. PSAS sendromunun 6 ortak özelliği var, bunlar, (1) cinsel uyarılmadaki fizyolojik yanıtlar saatler ya da günlerce sürebiliyor ve kendiliğinden kaybolmuyor, (2) fizyolojik uyarılma klasik boşalmayla son bulmuyor ve saatlerce, günlerce çoklu yalancı boşalmalar yaşanabiliyor, (3) bunlar bir cinsel arzu ya da uyarılma duygusuyla yaşanmıyor, (4) sadece cinsel aktivitelerde değil, cinsel uyaran olmadığında ya da hiç uyaran olmadığında da ortaya çıkabiliyor, (5) bu hisler istenmedik, arzu edilmedik bir şekilde yaşanabiliyor, (6) arka planda işleyen suçluluk, cezalandırılma gibi bilinçdışı duygular yer alabiliyor.

15 Mayıs 2014 Perşembe

SOMA MADEN FACİASI

Soma maden faciası karşısında yüreğimiz yandı, günümüz karanlık, canlarımız hala yer altında, acımız çok büyük, başımız sağ olsun Türkiye'm...
HERKES KENDİ CEHENNEMİYLE BAŞ BAŞA KALACAK...
Her gideni "şehit ve mekanı cennet" sözleri ile kutsayıp, geride bırakılanların yaşadığı cehennemi bir zaman sonra unutan başka bir memleket var mıdır, bilinmez ama ölümün bu denli övgü aldığı çok az coğrafya vardır herhalde... Ne yazık ki bugünlerde duyduğumuz feryatları yarın duymayacağız ve o insanları acılarıyla, kendi cehennemiyle baş başa bırakacağız... Ve biz unuttuğumuz için bu acılar yine, yeni, yeniden yaşanacak ve bir zaman sonra bu yazılanları da unutacağız ta ki bir daha ki derin acıya kadar... Yapılanlar da yine her zaman ki gibi kar kalacak ihmali olanların yanına ve ateş hep düştüğü yeri yakmaya devam edecek... Ben bir çözüm var mı, bilemiyorum ama bildiğim tek şey, bir vicdanımız olduğunu sadece felaketlerde değil, her zaman hatırlamak...
ÜÇ GÜNLÜK YASIMIZ VAR...
Tüm sorumluluklar yerine getirilmişse ölüm kaderdir, aksi halde buna ne denir siz karar verin.... Türkiye ölümlü iş kazalarında (!) Avrupa'da birinci, dünyada ise üçüncü sırada... Nedense utanç listelerinde hep ön sıralardayız. Devlet üç günlük yas ilan etmiş. Acaba üç günlük yas, vicdanları susturmaya yetecek mi? Bugün yazılıp çiziliyor, dile getiriliyor her kalemden ve her ağızdan yaşanan acı... Aradan bir kaç gün geçince ise unutulup gidiyor tüm yaşananlar. Ateş yine her zamanki gibi düştüğü yeri yakıyor. En çok acıyı ise sevdiklerini kaybedenler çekiyor. Hiç yok yere, evladını kaybeden anaların, babalarını kaybeden evlatların gözlerinden yaş yerine kan damlıyor. Ama yine tekrar ediyor tüm yaşananlar. Hep bile bile ihmal (!) hep bir vurdum duymazlık var sanki... Bugün bir yüreğin düştüğü ateşe diğer bir gün başka bir yürek düşüyor ve yanıp kül oluyor insanlığımız. İhmalkarlıkla başlayan insanlık suçları işlenmeye devam ediliyor... Artık bitsin bu yaşananlar. Bir son bulsun vurdum duymazlıklar. Varsa ihmali olanlar, yansınlar artık yaktıkları ateşte... Artık boş yere hiç bir insanımız göz yaşı döküp dövünmesin, göz yaşları dinsin güzel yurdumda...
BİRAZ YALNIZLIK BİRAZ HÜZÜN BİRAZ ÇARESİZLİK...
Ekmek aslanın ağzındaydı, artık kömür karasında ve toprağın altında... Orhan Veli bir şiirinde, "Yüz karası değil, kömür karası, böyle kazanılır ekmek parası" diyordu. Maden faciasında yaşamını yitiren işçilerden birinin avucunda bulunan kağıtta “Oğlum, hakkını helal et” yazması, ölümü göze alarak çalışanlar için yazılan bu şiiri bize tekrar hatırlattı... Bu nedenle söylenecek çok şey varken, derin acılar karşısında susmak, erdemdir... Ama maden ocakları matem ocaklarına dönüşmüşken, insan'a değil taş'a yatırım yapılmışken, susmak, acıların en beteri... Mevlana'nın dediği gibi; "Dokunamadığım, göremediğim dindiremediğim bir acı taşıyor yüreğim, biraz yalnızlık, biraz hüzün, biraz çaresizlik..." Geriye doğru baktığımızda, bir avuç kömür için, ömür verenlerin yaşadığı, kara ve karalar bağlamış bir şehir olan Soma, bize millet olduğumuzu tekrar hatırlattı...
 
İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ BİR İNSAN HAKKI...
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 176 numaralı “Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi”ni Türkiye’nin neden imzalamadığı kamuoyunda hep merak konusu olmuştu, son yaşanan olayla merakımız giderilmiş oldu... Peki ILO neler istiyordu? Yerin altındaki tüm kişilerin isimlerinin ve muhtemel konumlarının her zaman (yani gün boyunca) doğru şekilde bilinmesi için bir sistem kurulmalı... Güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı koşullarının sağlanması açısından, madenin gerekli elektrik, mekanik ve iletişim sistemini de kapsayan diğer ekipmanlarla inşa edilmesini sağlamalı... Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesine olanak sağlayacak şekilde düzenlenmesi ve çalışmasını sağlamalı... Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalı... İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalı... Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekanlarının yeterli havalandırması sağlanmalı... Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalı... Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalı... İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için  acil müdahale planı hazırlamalı... İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı. Bu ücretsiz olmalı... İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşmalarını sağlamak zorunda... İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumlu... Sözleşme, hükümetlereyse teknik kılavuzların hazırlanması, denetimlerin düzenlenmesi, denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlaması ve kazaların etkili soruşturulması gibi yükümlülükler getiriyor. Bu maddelere bakıldığında iş sağlığı ve güvenliğinin her şeyden önce bir kültür meselesi olduğu, işverenin, işçinin sağlıklı çalışma ve yaşama hakkının bir insan hakkı olduğunun bilincinde olması gerektiği ortaya çıkıyor.
TERAPİSTLER GÖREV BAŞINDA...

Hayatı trajik kılan en temel özelliklerin başında ölüme doğru giden varlık oluşumuz geliyor. Bu nedenle gerek işçi yakınlarının mağduriyetinin giderilmesi, gerekse arama kurtarma görevi yürüten personelin olumsuz koşullar altında çalıştıkları göz önünde bulundurularak, Soma'daki maden ocağı faciasından sonra devletin çeşitli kurum ve kuruluşlarında görev alan psikiyatri hekimlerinin, terapistlerin, uzman psikologların ve sosyal hizmet uzmanlarının madencilerin ailelerine ve yakınlarına psikososyal destek vermesi çok önemli... Çünkü travmatik kayıplar kaygı bozukluklarına yol açabiliyor. Kişiler yaşadıkları travmaları zihinlerinde flashbackler, kabuslar veya travmayla ilgili gün içerisinde zihne gelen ve durdurulamayan düşüncelerle tekrar tekrar yaşayabiliyorlar, kaçınma davranışları, uyku problemleri, öfke ve konsantrasyon güçlüğü gibi fiziksel olarak uyarılma belirtileri gösterebiliyorlar. Kişinin kendisi ve dünya hakkındaki görüşlerini derinden etkileyen maden trajedileri gibi travmalarda, kendine zarar verme davranışları görülebiliyor, ilişki problemleri yaşanabiliyor ve kısa süreli paranoyalar görülebiliyor. Travma sadece zihinde, davranışta ya da duyguda kodlanmıyor, beden travma yaşandığı anda nasıl tepki verdiğini hep hatırlıyor. Bazı durumlarda zihin tarafından bastırılmış, hafıza tarafından getirilmekte zorlanan sahneler, anlar veya yaşantılar, beden tarafından hatırlanıyor. 

8 Mayıs 2014 Perşembe

ARTIK KARIMI ARZULAMIYORUM

Her insanın doğuştan getirdiği içgüdüleri var... İnsan içgüdüleri ve cinsel dürtüleri doğrultusunda cinselliği yaşamak istiyor. Ama bazen evlenmeden önce yoğun olan cinsel istek, evlendikten sonra bitebiliyor ve aşağıdaki okuyucum gibi çaresiz bir durum yaşanabiliyor.
BİRÇOK ERKEĞİN ORTAK SORUNU...
10 yıllık evli bir erkeğim. Karımı seviyorum, çok tatlı ve güzel bir kadın. Evlenmeden önce onu çok arzuluyordum ve onunla yatmak için her fırsatı değerlendiriyordum. Fakat evlendikten sonra sanki büyü bozuldu, artık onunla hiçbir şekilde seks yapmak istemiyorum. İşin ilginç yanı karıma karşı biten seks arzum, başka kadınlara karşı her geçen gün arttı ve artık dayanılmaz bir hal aldı. Eşimi aldatmak istemiyorum ama tek bir gecede birkaç kadınla sevişebileceğimi hissediyorum. Ne yapmam lazım? Lütfen bana yol gösterin.
 
BİLİNMESİ GEREKENLER...
Yaşanılan sıkıntı birçok insana garip ve sıra dışı gelebilir ama şunların bilmesinde fayda var; eşe karşı hissedilen cinsel isteksizlik; (1) pek çok evli erkeğin yaşadığı bir problemdir, (2) halledilebilir ciddi bir evlilik ve ilişki uyumsuzluğudur, (3) eşler arasında hep aynı yoğunlukta cinsel arzu olmaz, (4) cinsel istek mutlaka cinsel birleşmeyi gerektirmez ve (5) uzun süren cinsel isteksizlik sorunları bir uzmana yazarak çözülemez, eşle birlikte alınacak bir cinsel terapi ile çözümlenebilir.
 
ÇOĞU ZAMAN GEÇİCİ BİR DURUM...
Cinsel istek azalması çoğu zaman geçici bir durum ve ortada belirgin bir neden olmaksızın, en az 6 ay süren, sürekli bir cinsel istek azlığı durumu varsa, ciddi bir rahatsızlık söz edilebiliyor. Zamanla eşe karşı cinsel arzunun azalması veya bitmesinde; yoğun ve yorucu iş hayatı, ekonomik sorunlar, evlilik ve ilişki çatışmaları, monotonluk, günlük uğraşların artması, çocuklar, içinde bulunulan fiziksel şartlar, yorgunluk genellikle ortaya konan "bahaneler" olarak karşımıza çıkıyor. Ve bütün bu bahaneler sorunun esas nedeninden çiftin uzaklaşmasını sağlıyor. İlk başlarda elde etmek veya sahip olmak için eşe odaklanan düşünce ve davranışlar çaba sarf etmeden cinsel arzuyu uyandırırken, evlendikten sonra aşk oyunlarıyla seks hayatının renklendirilmemesi, reddedilmeyi göze alarak cinsel fantezilerin paylaşılmaması, zamanla cinselliğin konuşulmaması veya yanlış konuşulması cinsel isteksizliği doğuran nedenlerin başında geliyor.
CİNSELLİK HALA BİR TABU...
Çok merak edilmesine rağmen yasaklanan, çok konuşulmasına rağmen bilimsel gerçekleri konuşulmayan, çok bilindiği iddia edilmesine rağmen az şey bilinen, çok abartılmasına rağmen utanılan bir konu olan cinsellik, ülkemizde hala bir tabu olma özelliğini sürdürüyor. Ancak tabu olmasına rağmen cinselliğin bir anayasası bulunuyor. Ve anayasamızın “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” maddeleri olduğu gibi, cinsellik anayasasının da oluyor. Monoton cinsel yaşamın egemenliği altına girmek istemeyen ve hazzın doruklarına ulaşmayı hedefleyen çiftlerin hayallerine doğru ilerleyebilmelerinin yolu cinselliğin 3 anayasa maddesini uygulamaktan geçiyor…
MADDE 1 – İSTEME HAKKI…
“Cinsellikte karşılıklı rıza varsa o çift için her şey mubahtır!” sözü çok konuşulan bir genelleme... Bu nedenle, mutlu birliktelikler yaşayabilmek için çiftlerin isteme haklarını kullanmaları, cinsellikle ilgili istek, arzu ve beklentilerini partnerlerinden açıkça talep etmeleri, cinsel fantezilerini konuşmaları ve seks hayatlarına aşk oyunlarına yer vermeleri gerekiyor. Cinsel hayatta “istemek” her ne kadar kişinin kendi arzu, düşünce ve yapılmasını istediklerinin eyleme dökülmüş hali olarak görülse de, aslında hem aradaki tutkunun devamını sağlıyor hem de karşı cinsin cinselliğe bakış açısını keşfetmenin önünü açıyor. Partner ilişkilerinde her partnerin cinsel isteklerini, arzularını, beklentilerini veya fantezilerini paylaşma ve bir şeylerin yapılmasını isteme hakkı, evrensel bir hak... Bu hakkı kullanan çiftler birbirlerine tutkuyla bağlanabiliyorlar ve evlendikten sonra da birbirlerini arzulamaya devam edebiliyorlar. Çünkü reddedilmeyi göze alarak ifade edilen istekler cinsel tutkuyu ateşliyor. İfade edilen her istek kişiyi özgürleştiriyor ve partnerine bağlıyor. Modern çağın aşmakta güçlük çektiği bir sorun olarak devam eden cinsel mitler (hurafeler) nedeniyle, pek çok çift cinselliği içlerinde bastırıyor ve cinsel hayatın getirilerini yaşamakta zorlanıyor. Hal böyle olunca, istemek birçok çift tarafından "sapıklık", "kötü kadın olma" veya "seks köleliği" şeklinde algılanabiliyor.
MADDE 2 – REDDETME HAKKI…
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne göre cinsellikte zorlama, ayrımcılık ve şiddetin olmaması gerekiyor. Bu nedenle Nasrettin Hoca’nın kazan hikâyesinde olduğu gibi, kazanın doğurduğuna inanılıyorsa öldüğüne de inanılması gerekiyor, yani istemek bir haksa, reddetmenin de bir hak olduğunu kabullenmek önem taşıyor. Ancak reddetme hakkı kullanılırken, çok iyi düşünülmesi ve her isteğin reddedilmemesi kadar, reddeden kişinin partnerini suçlamaması, eleştirmemesi ve yargılamaması da gerekiyor. Çünkü talep edilen şey, samimiyetin son raddesi olan cinsellikle ilgili her hangi bir fikir, düşünce, istek, arzu ya da beklenti yani çiftin bir bütün olmasını sağlayan seks olduğu için "reddetme" cümlelerinin telaffuz şekli de bir hayli önem taşıyor. Bu nedenle reddetme hakkı kullanılırken, önce partnerin cinsel istek ya da talebi üzerine konuşulması, daha sonra reddetmenin nedenlerinin açıklanması ve bunu yaparken de direk "Hayır!" ifadesinin kullanılmaması gerekiyor. Çünkü reddetme nedenleri bilinçdışının kişiye oynadığı bir oyun olabileceği gibi, reddedilen şey aslında çok istenilen bir şey de olabiliyor.
MADDE 3 – KABULLENME DURUMU…
Cinsellik, Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) tarafından, rahatlamış ve gevşemiş bir halde, sevişmenin ve dokunmanın verdiği hazza odaklanarak, haz alıp haz verebilme, ruhu ve bedeni paylaşabilme, ne olursa olsun bir şekilde boşalabilme bilim ve sanatı olarak tarif ediliyor. Bu sanatın özü isteme ve reddetme hakkında gizli... Bu nedenle ilk iki madde değiştirilemeyeceği için ortak bir yol bulma arayışına gidilmesi büyük önem taşıyor. İstenilen şey yapıldığında bunun bir "armağan" olarak görülmesi, mutlu olunması ve bunun ifade edilmesi gerekiyor. İstenilen şey reddedildiğinde ise, reddetme hakkına saygı gösterilerek, "küsmemek ve geri çekilmemek" gerekiyor. Ancak reddedilse bile, uygun bir zamanda isteğin tekrar edilmesi önem taşıyor. Çünkü bir isteğin reddedilmesi kişinin o anki iç ve dış koşullarına, istenme şekline veya ortamına göre değişebiliyor. İşte tüm bu ortak yol bulma arayışlarına "kabullenme" adı veriliyor. Kabullenme cinsel sağlığın bozulmasını önlüyor.
PSİKANALİZ GEREKEBİLİYOR...
Cinselliğin anayasa maddelerine uyulmasına rağmen cinsel isteksizlik hala devam ediyorsa, erkek kalbinin derin bir yerlerinde, eşinin "dişi bir kadın" gibi değil de bir "anne" gibi "çok masum, çok temiz, çok saf" olduğu şeklinde romantik bir duygu besleyebiliyor. "Kutsal anne" figürünün canlandığı bu durumda, "psikanaliz" ya da "psikodinamik yönelimli psikoterapi" alınması gerekebiliyor. Çünkü "çocukluk yaraları" adını verdiğimiz bazı travmalar, vaktiyle çözümlenebilecek veya hazmedilebilecek ego gücü olmadığı için, vakti gelince yeniden açılmak üzere bilinçdışına hapsediliyor. Evlenmek, çoğu zaman bu yaraları kanatıyor ve çocukluk travmalarını çözümleyebilmek amacıyla tekrar edilebilmesi için uygun bir zemin yaratabiliyor. Sevgi, saygı, güven, yakınlık, mahremiyet ve cinsellik, eşleri bir arada tutan, evliliği yürümesine yardımcı olan çok önemli unsurlar… Olgun sevgi, koşulsuz oluyor ve eşlerin birbirine dikkat, kabul, takdir, şefkat sunması ve kendileri olmakta özgürlük tanıması üzerinde yükselebiliyor. Bunlar sağlanamadığında evlilik; çocukluk yaralarına merhem olunabilen kutsal bir ilişki yerine, bu yaraların kanatıldığı bir arenaya dönüşebiliyor.
EBEVEYN-ÇOCUK İLİŞKİSİNDEN KAÇINMAK...

Evlilik, birlikte uyum ve dengenin esas olduğu tangoya benziyor. Evliliğin sağlıklı ve mutlu devam edebilmesi için ebeveyn-çocuk ilişkisinden kaçınmak, cinsel tutkuyu devam ettirebilmek için reddedilmeyi göze alarak cinsel arzu ve istekleri paylaşmak ve evliliğin sorumluluklarını dengelemek gerekiyor. Ayrıca unutulmaması gereken en önemli konulardan biri, anneliğin ve babalığın part-time, kadınlığın ve erkekliğin ise full-time bir iş olduğu...